Karakterinizin değişmezliği ve değişkenliği nereden kaynaklanıyor?

Yazar : admin on Mart 23rd, 2008 | Kategori Çeşitli Bilgiler

Burçsal grupların ardındaki sır…

Hani hep konuşulur ya, “benim burcum şu, ateş grubundanım ama sen su grubundan balıksın, biraz zor uyuşuruz…” gibisinden… Bu tür astro-geyikler aslında gereksiz ve  anlamsızdırlar, gruplar yani ateş, hava, toprak, su adları verilen kişilik tanımlamaları bize bir şekilde kişiliklerin öz değerlerini gösterirler, yaşananları ve kesinlikleri değil, ruhun derinliklerindeki potansiyelleri simgelerler. Astrolojinin psikolojiyle kurduğu en önemli bağlantılardan birisi de budur. Örneğin Carl G. Jung dört astro psikolojik tipi şöyle tanımlar; (ateş) içgüdüsel - (hava) düşünme, (toprak) duyum ve (su) duygudur. Bunlar bizim dört ana maddeyle olan bağlantılarımızdır. Astrolog Stephen Arroyo ise, maddelerin enerji şekilleri oldukları ve bunların astrolojideki önemini vurgularken; “Maddelere yeterince dikkat edersek, astrolojik haritaların yorumu daha yeni ve derin bir anlam kazanırlar çünkü bu yolla insan, işlemekte olan yaşam enerjilerini tanır ve öğrenir…” der. Ama eğer astrolojiyle ilgiliyseniz, gruplar kadar sizi ilgilendiren bir diğer olay, değişkenlerdir yani sizin “Temel, sabit, değişken” olup olmadığınızdır, bunlar bizim karakter ve eğilimlerimizin göstergesidirler. Ama daha da önemlisi sizin kiminle neyi, nasıl paylaşabileceğinizi de vurgularlar.

Temel (Kardinal) Burçlar (Koç, Yengeç, Terazi ve Oğlak)
Bu sözcüğün daha öz anlamı harekettir ve Koç, Oğlak, Yengeç ve Terazi burçları başarma arzusunu ve kendi başlarına harekete geçme yeteneğini paylaşırlar. Eylem yöntemleri ve başarı hedefleri farklı olsa da bu burçlarda, başarmak, üne kavuşmak ve riskleri kabul etmek ihtiyacı aynı ya da yaklaşık düzeydedir. Şaşırmayın çünkü ilk bakışta örneğin risk almak, Yengeçler’in tarzı değildir diye bilinir veya Yengeç bir su burcu olduğu için, pasif olduğu ve iş bitirici olmadığını düşünülür. Oysa Yengeç, temelde aktif olarak risk aramayabilir ama ille de istediği bir şey varsa, dolaşan duygusal enerjiyi ve savunma sistemini ısrarla kullanarak amacına doğru koşacaktır.
Koç burcu ise, temel yani kardinal ateş burcu olarak ilginçtir, evet bir öncüdür ama tutkularını izlerken, kendisini düşünmeden deneylerin içine atar ve hedefini şaşırır. Öte yandan hiç kimsenin kendisi kadar çabuk davranabileceğine inanmaz. iradesi güçlü olmasına rağmen, sık sık kendini başkalarından uzaklaştırır ve sonuçta yalnız adam olarak tanımlanır, oysa bu doğru değildir. Buna karşılık, onun zıddı olan Terazi, ilişkilerde uyum ve mükemmelliği arar fakat onun için ortak amaçlardaki engelleri bilmesi çok önemlidir. Terazi’nin eylem ve tutkuları, Koç kadar fiziksel ve aktif değildir ama yine de tartışma riskine girmekten hoşlanır, toplumsal ilişkileri başlatmakta ustadır ve bunu çevresine bir sosyal aşama yapıyor gibi gösterebilir. Oğlak insanı ise, daha çok Yengeç gibi hedeflerini inatla arar. Oğlak bu tanımda, bir maraton koşucusu gibi, koşunun sonuna doğru hızlanarak finişe ulaşır ama onu gözleyenler zarif bir atleti değil yuvarlanarak gelen büyük bir kaya parçasını görürler, bu burç dorukta olma gururunu, diğer temel yani kardinal burçlarından daha çok sever.

Sabit burçlar (Aslan, Boğa, Akrep ve Kova)
Bu dört burç değiştiriemez ve kımıldatılamaz olan şeyleri simgelerler. Aynı zamanda da ortak bir sertlikleri vardır ve değişkenliklere karşı içte oluşmuş bir nefreti de paylaşırlar. Doğallıkları nedeniyle, bir işe aceleyle girmezler ve çoğu zaman da başkalarını amaçlarını önlüyorlarmış gibi görünürler. Bu nitelikler, Boğa, Akrep ve Aslan´da daha kolay gözlenebildikleri halde, Kova bir hava burcu olduğu için, biraz daha farklı davranır. Mantıklı bir Kova, görünür olanaklara açıktır ama yanısıra inatla kendi düşüncelerine bağlı kalıp, anlamlı ve açık konuşmalarla karşıtlarını siyahın gerçekte beyaz olduğunu inandırır ama en önemlisi öngörülemeyen davranışlarının yoğunluğudur. Boğa, sabitlik kavramının ideal örneğidir, fiziksel tüm duyularına bağlıdır, ruhsal ve parasal güven arayışındadır. Buna karşın Akrep, hem Bdğa’nın zıt burcu ve hem de sudur ve su hisseden bir madde olduğu için, bu burç ilişkilerde değişmezlik, devamlılık ve duygusal güven arar. Akrep´in duygusal açıdan vazgeçme isteksizliği ve psikozları bu burcu sık sık duygusal krizlere götürür.
Aslan ise sabit ateş olaraki, en iyi halinde bile gücünü, kişiliğini ifade ederken yine de abartabilir ve bencilleşebilir, özde iktidara, zenginliğe ve yönetme konumlarına ilgisi çoktur. Gezegenleri daha sabit burçlarda olan kişiler, inatçı ve amaçlı ama değişikliklere dirençli, dikkafalı ve bağnaz olmaya meyillidirler. Haritasında sabitliği yoksun olan kişi ise, değişken ve amaçsız olabilir.

Değişken burçlar (İkizler, Başak, Yay ve Balık)

Bu burçlar, uyumlu ve ayırıcı olarak kabul edilirler. Başka bir deyişle, temel yani kardinal burçların yaşamsallığını veya sabit burçların amaçlarının kararlılığını dağıtmaya meyillilerdir. Ayrıca hep  bilgi edinmeye ve onu yaymaya çalışırlar. Başak, biraz daha farklıdır çünkü bu burcun ayrıntılara ve yoğun emeğe karşı sürekli bir eğilimi vardır, çok yönlü bir burçtur, doğuştan gelen hizmet anlayışı, onu çeşitli kişilere götürür ve geniş bir deneyimi yaşar. İkizler, değişken hava olarak, düşünsel ve bedensel olarak çok yönlüdür ama huzursuzluğu, soruşturuculuğu ve çok yüzlü kişiliği, derinliğini sığlaştırabilir ve kalıcı gücünü azaltır. Yay ise değişken bir ateştir ve maceraya olan eğilimini uzak ufukları gözleyerek, dinsel ve felsefi arayışlarla yansıtır. Yay, evrensellik yerine zihinsel ilgi alanlarını tercih ettiğinde, bazen hayalcilikle suçlanır. Ve Balık, değişken su olarak, bütün değişken burçlar arasında belki de, elde tutulması en zor olanıdır, hem iç hem dış deneyimlerinin sınırları sonsuzdur ve bu onu bilinçdışının tam bir kuklası yapar ve sonuçta ille de kendi değişken duygularını başkalarınınkiyle karşı karşıya bırakır. Değişken burçlarda gezegenleri çok olan kişi, diğer insanlara ve durumlara kolaylıkla uyarken, yön ve (başarı anlamında) doyumdan yoksun olabilir. Değişkenlik yoksunluğu, destekleyici bir yol oynayamamayı veya deneyimi sentez haline getiremeyebilir.

İnsanlar her zaman, bir madde ya da niteliği  ağır bastığı sınıflara ayrılamazlar. Bazen, gezegenler eşit olarak iki veya üç gruba düşebilirler ya da iki niteliğin etkisi aynı derecede olabilir. İdeal olarak, dağılım iyi bir dengesi olan kişiyi göstermelidir, ama gezegenlerin güçleri belirlenmeden bu garanti edilemez. Horoskoplarınızdaki grupsal dağılımları öğrenmeniz çok işinize yarayacaktır. Benden söylemesi…

Türkçe’de hangi dilden kaç kelime var?

Yazar : admin on Mart 5th, 2008 | Kategori Çeşitli Bilgiler

Türkçe’de hangi dilden kaç kelime var?
Kimileri yabancı kelimelerin Türkçe’den atılmasını istiyor, Öztürkçe’yi öneriyor Buna karşı çıkan eBakiler ise, “Yabancı kelimeleri atmak hainliktir” diyor. Kim haklı?
Türk Dil Kurumu’nun güncel Türkçe sözlüğünde 111 bin 27 kelime bulunuyor. Bunun 14 bin 1981′i yabancı kökenli. Şimdi yeni bir tartışma yaşanıyor. Bazıları, yabancı kelimelerin temizlenmesini önererek, Öztürkçe’yi savunuyor. Bazıları ise buna karşı çıkıyor. Türkçe’de yabancı kelimelerin yer almasının doğal olduğunu dile getiren edebiyatçı ve şair Yavuz Bülent Bakiler, “Türkçe aşığı Nihat Sami Banarlı, imparatorluk kuran milletlerin, başka millerden kelimeler alması ve vermesinin doğal olduğunu, saf bir dil bulunmadığını söylüyor” dedi.

PEYGAMBER ATILAMAZ

Yabancı milletlerden aldığımız kelimeleri Türkçeleştirdiğimizi anlatan Bakiler şunları söyledi: “Bir kelime, dağdaki çobandan Çankaya’daki Cumhurbaşkanı’na kadar herkes tarafından biliniyor ve kullanılıyorsa onu dilimizden atamayız. Efendi kelimesini herkes kullanır. Yunanca’dan girdi. Türkçe’den çıkaramazsınız. Peygamber kelimesi de Farsça’dan gelmiş. Atamazsınız.”

MİLLETE HAİNLİK

Türkçe’deki zenginliği savunduğu için bazıları tarafından eleştirildiğini ve kendisine “Arapçı” denildiğini aktaran Bakiler, “Ben Yunanca’dan dilimize giren kiraz, anahtar, kilit, kundura, limon kelimelerinin de kalmasını savunuyorum. O zaman Yunancı mı oluyorum” diye konuştu. Bakiler şöyle devam etti: “Öztürkçe çıkmaz bir sokaktır. Bilgi Yayınevi Öztürkçe bir sözlük yayımladı. 3 bin 175 kelime var. Bu kadar kelimeyle bir dil nasıl güçlü olabilir. Yabancı kökenli kelimelerin reddedilmesi, millete yapılan bir hainliktir…” Türkçe’de 15 binden daha fazla yabancı kelime olduğuna inanan yazar Hakkı Devrim de, dildeki zenginliği savunan bir diğer isim. “Bizim dilimizde çok fazla yabancı dil var lafına itibar etmiyorum” diyen Devrim, bulunduğumuz coğrafyada yüzlerce uygarlıkla ilişki kurduğumuzu ve Türkçe’nin dünyanın bir ucundaki ülkelerin dilleri gibi olmasının mümkün olamayacağını belirtti.

Almanca 98
Korece 1
Arapça 6467
Latince 78
Arnavutça 1
Macarca 9
Bulgarca 19
Moğolca 4
Ermenice 24
Norveç 2
Farsça 1359
Portekizce 3
Fince 2
Rumca 400
Fransızca 5253
Rusça 44
İbranice 7
Slavca 24
İngilizce 485
Soğdca 24
İspanyolca 33
Yunanca 48
İtalyanca 89
Japonca 9

Toplam 14 bin

Hangi kelime hangi dilden?

ARAPÇA: Cumhuriyet, halk, devlet, hukuk, hürriyet, adalet, milliyet, vatan, şehit, akıl, aile, ahlak

FRANSIZCA: Laik, sos*yal, çevik, bürokrasi, televiz*yon, radyo, terör, abajur.

FARSÇA: Zengin, aferin, bahçe, bülbül, can, canan, abdest.

İTALYANCA: Politika, ga*zete, alaturka, banka, çapa, çimento, fabrika.

İNGİLİZCE: Bot, cips, fut*bol, hostes, e-mail, kariyer, lo*bi, linç.

RUMCA: Avlu, bezelye, domates, fener, zoka, çerez.

ALMANCA: Dekan, filinta, kuruş, otopark, şalter, vokal, panzer.

KORECE: Tekvando.

ARNAVUTÇA: Plaçka

__________________

Ben Atilla’yı,Yavuz’u,Fatih’i Var Eden,Kralları, İmparatorlari Kendisine Yar Eden Düşmanına Dünyasını Dar Eden Türk’üm.

Eski Yunan Bilimi

Yazar : admin on Kasım 11th, 2007 | Kategori Çeşitli Bilgiler

Doğa felsefesinin doğusu. Eski Yunanlıların öteki uygarlıklardan en
önemli farkı, dinsel inançlarıydı. Eski Yunanlıların, Mezopotamya ve
Mısır’ in insanlığın yeri ve yazgısına ilişkin kapsamlı sorulara yanıt
getiren karmaşık dinleri yanında halk öyküleri derlemesi düzeyinde
kalan yalın bir dinleri vardı. İÖ 2000 sonlarında çöken Miken
uygarlığından sonra gelen karanlık üç yüzyılda tanrılarla insanlara
ilişkin öyküler halk ozanlarınca kuşaktan kuşağa aktarıldı. Homeros
gibi ozanların şiirlerinde, tannlar ve insanlar birbirleriyle serbest
ilişkiler kurmaktaydı. Öykülerde, yeniyetme ölümsüzlere benzeyen
tanrıların hileleri ve yiğitlikleri, Mar-duk ya da Yehova’nınkilere
göre pek çocukça kalıyordu. Yunanlıların usuna takılan sorulara dinin
kolay yanıtlar veremeyişi, felsefenin ve bilimin doğuşuna yol açtı.

Eski Yunan geleneğine göre ilk doğa filozofu, İÖ 6. yüzyılda yaşamış
olan Mile-toslu Thales’tir. İÖ 585′te Güneş tutulmalarını önceden
bildirdiği ve çemberi çapıyla ikiye bölerek geometrinin formel
incelenmesini bulduğu söylenen Thales, bütün doğal olayları, katı, sıvı
ve gaz hallerinde bulunabilen bir tek maddenin, suyun değişimleri
halinde açıklamaya çalıştı. Thales’e göre dünyanın düzenliliği ve
ussallığı, nesnelerin yaratılışında var olan ve onları kararlaştırılmış
sona yönlendiren tanrısal bir gücün güvencesi altındaydı. Evrenin bütün
kesimlerinin nesnelerin genel düzeni içinde bir amacı olduğu ve
nesnelerin doğal olarak yazgılarına doğru devindikleri görüşüne dayanan
teleoloji, bir iki istisna dışında hem Eski Yunan bilimine, hem de çok
daha sonraki bilime sızmıştır.

Thales’in bütün maddelerin temel öğesi olarak suyu belirlemesi, birçok
düşünürün bu konuyu eleştirel bir biçimde yeniden ele almasına yol
açtı. Örneğin Anaksimandros suyun temel madde olarak alınamayacağını,
çünkü suyun, özünde nemlilik taşıdığını ve hiçbir şeyin kendisiyle
çelişemeyeceğini ileri sürdü. Bu nedenle, nemliliğin karşıtının (yani
dünyadaki kuru olan nesnelerin) var-olamaması gerekiyordu. O halde
Thales yamlıyordu. Thales’ten iki yüzyıl sonra doğa felsefecilerinin
pek çoğu dört öğe öğretisini kabul ettiler. Bunlar, toprak (soğuk ve
kuru), ateş (sıcak ve kuru), su (soğuk ve nemli) ve hava (sıcak ve
nemli) idi.

Biçim sorununa sistemli yaklaşan ilk filozof, İÖ 6. yüzyılda yaşayan
Pythagoras’tı. Pythagoras, titreşen tellerde, telin boyu ile Çıkan
sesin yüksekliği arasındaki ilişkiyi inceleyerek fiziksel deneyimler
ile bunlara ait sayısal bağıntılar arasındaki köprüyü oluşturan
matematiksel fiziğin doğmasına yol açtı.

Aristoteles ve Arkhimedes. Aristoteles bir biyologdu. Onun deniz
hayvanları üzerine gözlemleri 19. yüzyıla değin geçerliğini korudu.
Teleolojik biyoloji çalışmaları ise Charles Darvvin’e kadar bilim için
bir iskelet oluşturdu. Teleolojik yaklaşımın fizikte o güne değin
belirgin bir yeri yokken, Aristoteles bu yaklaşımı evren üzerindeki
görüşlere egemen kıldı. Öğretmeni Platon’ dan, gökcisimlerinin
(yıldızlar ve gezegenler) kutsal ve dolayısıyla yetkin olduklarını öne
süren dinsel önermeleri harfi harfine almıştı. Buna göre gökcisimleri
ancak yetkin, sürekli ve değişmeyen bir hareket içinde olabilirlerdi,
yani ancak tam dairesel hareket yapabilirlerdi. Kutsal olmayan Yer ise
eylemsizdi ve merkezde bulunuyordu. Yer’den Ay’a kadar her şey sürekli
değişerek yeni biçimler oluşturuyor ve sonra bozularak biçimsizliğe
dönüyordu. Ay’ın ötesinde evren, eşmerkezli, bitişik kristal kürelerden
oluşmuştu. Bu küreler aralarında belirli açılar olan eksenler
çevresinde hareket ediyordu. Bütün hareketlerin nedeni ise, evrenin
dışında hareketsiz duran Tanrı idi.
Aristoteles için önemli olan, kendiliğinden ortaya çıkan bütün
etkinliklerin doğal oluşuydu. Bu nedenle araştırmanın uygun yöntemi
yalnızca gözlemdi. Nesnelerin etkinliklerini ve gizli özelliklerini
aydınlatmak amacıyla doğal koşulların değiştirilmesi demek olan
deneyin, doğal bir yöntem olmadığı için nesnelerin özünü açığa
çıkarması beklenemezdi. Bundan ötürü Yunan biliminde deney hiçbir zaman
önemli bir yer tutmadı.

Arkhimedes, dairenin alanı ve konikler üzerine araştırmaları olan
parlak bir matematikçiydi. Kaldıraç yasası deneyi, Euklei-des’in
geometrideki tanıtları kadar eksiksizdir. Özgül ağırlığı bulmasını
sağlayan hidrostatik üzerine çalışmalarında ortaya çıkarıp geliştirdiği
yöntemi önce matematiksel biçimde vermiş, sonra bunu matematik
yöntemlerle işleyerek fizik terimleri cinsinden anlatılabilecek
sonuçlara ulaşmıştı.

Aristoteles ve Arkhimedes’in astronomideki yaklaşımları bu bilimin iki
değişik gelişimine yol açtı. Aristoteles’i izleyenler gezegen
yörüngelerinin çemberler olduğu savını sürdürürken, özellikle Büyük
İskender’in fetihleri sonunda Babillilerin gözlemlerini ve matematik
yöntemlerini tanıyan öbürleri, nedenleri bir yana bırakarak
gezegenlerin konumlarını hesaplamakta kullanılacak bir matematik model
geliştirmeye yöneldiler. Bu ikinci geleneğin en yetkin temsilcisi İS 2.
yüzyılda yaşamış olan Ptolemaios’tu.

Tıp. Yunan öncesi dönemde tıp hemen hemen tümüyle dinsel ve törenseldi.
İÖ 5. yüzyılda Hippokrates’le birlikte büyük bir değişim oldu;
hastalıkların doğaüstü değil, doğal olaylar olduğu ortaya kondu. Antik
Çağda tıp bilimi geç Helenistik dönemde doruğuna ulaştı. Çalışmaların
çoğu İÖ .3. yüzyılda, Yunan etkisindeki Mısır’da, İskenderiye
Kütüphanesi’nde gerçekleştirildi. Göğüs boşluğundaki organlar
betimlendi ve işlevleri araştırıldı. Antik Çağın son büyük hekimi
Bergamalı Galenos’tu. Kurduğu fizyoloji sisteminde, üçe bölünmüş ruhlar
(doğal, dirimsel ve hayvansal) bedeni bir bütün olarak diri tutmak için
sırasıyla toplardamarlar, atardamarlar ve sinirlerden geçiyordu.
Fizyoloji ile tedavi arasında ise yeterli bir ilişki kurulamamıştı.

Büyük Hun İmparatorluğu

Yazar : admin on Kasım 11th, 2007 | Kategori Çeşitli Bilgiler

Türk devlet ve topluluklarinin varligi, ayni zamanda onlarin büyük bir tarihe ve kültüre de sahip olduklarinin açik bir delilidir. Her ne kadar yasanilan topraklar çok genis ve daginik gibi görünüyorsa da, aslinda bütün Türk kavim ve topluluklarini birbirine baglayan ortak bir tarih ve kültür daima var olmustur. Dolayisiyla, Türk tarihini bir bütünlük içerisinde ele almak ve degerlendirmek sarttir. Bu açidan degerlendirildiginde kurulan her Türk devleti birbirinin devamindan ibarettir. Ayri cografya veya zamanda ortaya çikmis olsalar veya ayri medeniyet dairesinde yer alsalar bile, Türk tarihinin, anlayisinin ve yasayisinin ortak degerlere sahip oldugu unutulmamalidir. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaskanligi forsunda ifade edilen ortadaki günes (Türkiye Cumhuriyeti) ve çevresinde halka olusturan 16 yildiz (tarihte kurulmus olan Türk devletleri), bu birligi sembolize etmektedir. Elbette Türklerin kurdugu devlet sayisi 16 degildir. Türkler tarih boyunca irili ufakli yüzü askin devlet kurmustur. Hatta cumhurbaskanligi forsunda belirtilen Türk devletlerine ait bazi bayraklar, tarihî kayitlarda geçen bazi isaretlerden yola çikilarak çizilmis, sembolik bayraklardir. Ancak asil önemli olan husus bu devlet ve bayraklarla ifade edilen “tarih ve kültür birligi”nin devletimiz tarafindan resmen kabul ve teyit edilmesidir. Ana vatan cografyasi içerisinde kurulan ilk büyük Türk Devleti Hun Devletidir. Çin kaynaklarinda Hiung-nu diye adlandirilan Hunlar ile ilgili ilk bilgiler M.Ö. 1000 yillarina kadar çikmaktadir. Ancak Çin kaynaklarindaki bilgiler, Hunlarin güçlenmeleriyle birlikte M.Ö. 4.ncü yüzyilin sonlarina dogru artmaktadir. Bu tarihlerde Hunlar, Ötügen merkez olmak üzere Orhun bölgesi ve Altay daglari civarinda oturuyorlardi. M.Ö. 3.ncü yüzyilin ikinci yarisina dogru Hiung-nu yani Hun boylarinin Çin üzerindeki baskilari iyice artirmistir. Çinliler, kuzeyden gelen saldirilara karsi, çok eski devirlerden itibaren kuzey siniri boyunca savunma duvarlari yapmaya baslamislardi. Nihayet artan Hun saldirilarina karsi, sinirdaki bu duvarlarin birlestirilmesi M.Ö. 214 yilinda tamamlanmis ve meshur Çin Seddi ortaya çikmistir.Hunlarin bilinen ilk hükümdari, Sanyü ûnvanini tasiyan, Tuman (Teoman) dir. Hunlar, Tuman zamaninda güçlü bir siyasî birlik olarak ortaya çikmislardir. Tuman, oglu Mete ile giristigi siyasî mücadele neticesinde ortadan kaldirilmistir (M.Ö. 209). Çin kaynaklarinin Mete (Mao-tu) adini verdikleri bu büyük hakanin adinin Türkçe karsiliginin, Bagatur veya Bahadir gibi bir ad oldugu sanilmaktadir. Mete, Hun tahtinin mesru varisi olmasina ragmen, üvey annesinin kiskirtmasiyla, babasi tarafindan Hunlarin düsmani olan Yüeçilere rehin olarak verilmisti. Buradan kaçmayi basaran Mete, babasina karsi mücadeleye giristi. Demir bir disiplin altinda yetistirdigi ordusuyla babasini yenerek ortadan kaldirmistir. Böylece M.Ö.209 yilinda Hun çaginin en parlak devri olan Mete devri de baslamis oluyordu. Bu tarihî olay “Oguz Kagan Destani”nda, Oguz Kaganin babasiyla yaptigi mücadeleye ilham olmustur.Devleti yeniden eskilâtlandiran Mete, dogudaki Mogol-Tunguz kabileleri birligi Tung-hular’in israrli toprak taleplerine savas ile karsilik verip onlari perisan ettikten sonra, güney-batiya dönerek, Ipek Yolu’na hâkim durumdaki Yüeçiler üzerine yürüdü. Yüeçileri daha batiya sürdü. Ardindan Çin topraklarina giren Mete, Çin Imparatoru Kao-ti’nin 320 binlik tamami piyadelerden olusan ordusunu, Turan taktigi ile çember içine aldi. Imparator, ancak Hunlarin bütün sartlarini kabul ederek kendisini ve ordusunu kurtarabilmistir (M.Ö.201). Yapilan anlasmaya göre Çin Imparatoru, Hunlarin yasadigi bütün topraklari Hun devletine birakmayi, yillik vergi yaninda yiyecek ve ipek vermeyi kabul etmek zorunda kalmistir. Bir süre sonra Mete, Isik göl etrafinda oturan Vusunlari hâkimiyeti altina aldi. Böylece devletin sinirlari, doguda Mançurya’dan batida Aral gölüne, kuzeyde Sibirya’nin içlerinden güneyde Çin Seddi ve Tibet’e kadar uzanmis oluyordu. Mete bu sinirlar içinde yasayan bütün konargöçer kavimleri bir bayrak altinda toplamis ve M.Ö. 177′de Çin hükümdarina yazdigi mektupta “Eli ok ve yay tutan herkes Hun oldu” diyerek millet olma suuruna güzel bir örnek vermistir. Büyük Hun Hakani Mete’nin yönetim ve askerlik alaninda yaptigi düzenlemeler, Türk devlet geleneginde önemli bir baslangiçtir. Sonradan kurulacak Türk devletleri de, bu gelenek üzerinde yesereceklerdir. Mete M.Ö. 174′te ölünce yerine oglu Kiyük geçti. Kiyük, Tanri daglari civarini ellerinde tutan Yüeçiler’i, kesin olarak maglûp ederek, batiya sürmüs, Yüeçilerin batiya göçü ise Bati Türkistan, Afganistan ve Hindistan için önemli sonuçlar doguracak olan bir kavimler hareketine sebep olmustur. Mete’nin Çin ile yaptigi anlasma, onun döneminde de devam etmis ancak M.Ö.166 yilinda Çin’e bir sefer düzenlemistir. Kiyük’un ölümünden sonra (M.Ö.160) Çin, politikasini degistirerek, Hunlara üstünlük saglamak için büyük reformlara girismis ve ordusunu Hunlari örnek alarak yeniden tanzim etmistir. Ayrica Hun siyasî birligini içten parçalamak maksadiyla iç mücadeleleri ve bazi kavimleri kiskirtmistir. Bu faaliyetlerinin sonuçlarini almakta gecikmeyen Çin, Kiyuk’un oglu Kun-sin (M.Ö.160-126) devrinden itibaren inisiyatifi ele geçirir. Bu dönemden sonra gerileme dönemine giren Hun akinlari kuzeyde durdurulurken, Çin’in karsi saldirilari ile Ipek Yolu üzerindeki memleketler de birer birer elden çikmaya baslamistir. Ipek Yolu’nun kontrolünün Çinlilerin eline geçmesi Hunlar için tam bir yikim olmus, iktisadî ve siyasî bakimdan yasanan zorluklar Hunlarin ikiye bölünmesiyle neticelenmistir. M.Ö. 58 yilinda tahta çikan Ho-han Ye’nin sikintilari asmak için Çin’e tâbi olunmasi gerektigi fikrini savunmasi ve bunu serefsizlik sayan kardesi Çi-çi’nin ona karsi çikmasi üzerine Hunlar ikiye bölündüler. Ho-han-ye Çin himayesini kabul edip, halkinin bir kismini Çin’in kuzey sinirindaki Ordos’a gönderirken, Çin’e baglanmayi kabul etmeyen Çi-çi, kendine bagli boylarla batiya çekildi (M.Ö.54 ) ve Çu-Talas boylarinda bagimsizligini ilân etti. Çi-çinin kurdugu Bati Hun Devleti fazla ömürlü olamadi. Çi-çi, Talas irmagi boylarinda kurdugu sehirde kalabalik Çin ordularinin muhasarasina maruz kaldi. Meydan savasina aliskin olan Hun ordusu, kale savunmasinda basarili olamayarak, Çinliler tarafindan imha edildi (M .Ö. 38) ve böylece batidaki Hun devleti yikilmis oldu. Çin’e baglanan Hunlar da kisa bir süre için güçlenmislerse de M.S.48 yilinda bu devlet de kuzey ve güney olmak üzere ikiye bölünmüstür. Kuzey Hunlari, batidaki Hunlarla birlesirken, Güney Hunlari Çin sinirina yerlesmis ve M.S.216 yilina kadar varliklarini sürdürmüslerdir. Çin hâkimiyetindeki 5 bölgede 19 boy hâlinde teskilâtlanan Hunlar, gittikçe çogalarak siyasî bir güç olusturmuslar ve nihayet 4.yy’dan itibaren, Çin’deki iç savaslardan da yararlanarak, Kuzey Çin’de dört devlet kurmuslardir: 1. Kuzey Çin merkezli, Han ve Ön Chao devleti (304-329) 2. Kuzey-dogu Çin merkezli, Arka Chao devleti (319-351) 3. Kansu’da, Kuzey Liang devleti (401-439) 4. Ordos’ta, Hsia (407-431) Bu Hun devletlerinin ortak özelligi, hâkimiyetlerini Çin’in tamaminda mesru kilmak maksadina sahip olmalari ve bu nedenle de Çin isimlerini seçmeleridir.Nitekim devlet anlayisi ve yasayis bakimindan bu devletler Hun karakterini muhafaza etmislerdir.

Ege Ve Yunan Medeniyetleri

Yazar : admin on Kasım 11th, 2007 | Kategori Çeşitli Bilgiler

Ege Ve Yunan Medeniyetleri

- Ege ve yunan medeniyetleri Girit Yunanistan Makedonya Trakya ve batı
Anadolu’da yaşayan toplulukların meydana getirdiği bir medeniyettir
- Ortaya ilk çıktıkları yer Girit adasıdır
- M.Ö. II. Binde dorlar Yunanistan Anadolu’dan geldi MÖ 7. yy da dorlar tarafından yıkıldılar
- Dorlarla beraber polis adı verilen şehir devletleri kuruldu
- En önemli şehir devletlerinden Atina ve Isparta
- Yunanlarda çok tanrılı bir din vardı
- Tanrıların olimpos dağında oturduğuna inanılırdı
- Her dört yılda bir zeus adına olimpiyat oyunları düzenlenirdi
- Halk üçe ayrılırdı; büyük toprak sahibi soylular,tüccarlar,küçük toprak sahipleri
- Bir de köle sınıfı vardı ve bunların hiçbir hakkı yoktu
- Halk geçimlerini zeytincilik balıkçılık ve hayvancılıktan kazanırlardı
- Zamanla ticaretin gelişmesiyle Ege ve Karadeniz kıyılarında koloniler kurdular
- VIII yy da FENİKELİLERDEN ALDIKLARI yazıyı kullanmışlardır
- En önemli destanlar homerosun ilyada ve odise destanlarıdır
- Filozoflar: Sokrat Eflatun Aristo Tarih alanında: Herodot Tukidides Ksenefon HİPOKRAT MODERN TIBBIN KURUCUSUDUR.

Fenike Medeniyeti

- MÖ 1200 yılında kuruldu
- Suriye ve Lübnan kıyılarında yaşayan denizci bir kavimdir
- Akdeniz kıyılarıyla Mezopotamya arasında arası ticari yolların başlangıcında olduklarından kısa zamanda zenginleştiler.
- Ayrı şehir devletleri halinde yaşarlardı en önemlileri sayıda(sidon) ve sur(tir) şehirleri idi
- En ünlü ticaret kolonisi kuzey afrikadaki kartaca idi
- Mısırdan öğrendikleri yazıyı harf yazısına çevirip 22 harfli bir alfabe yapmışlardır
- Doğu ve ön Asya medeniyetlerine Ege bölgesine taşıyarak tanıttılar
- Yunanlılar ve Romalılar bu 22 harfli alfabeyi geliştirerek günümüzdeki Latin alfabesi ortaya çıkmıştır

İbrani medeniyeti

- yukarı mezopotamya ve suriyede yaşarlarken MÖ 1200 YILLARINDA Filistin gelerek yerleştiler
- Hz. Musa döneminde birlik haline geldiler
- Hz. Davud döneminde gerçek bir devlet haline geldiler
- Hz. Süleyman döneminde en iyi dönemlerini yaşadılar
- Hz. Süleyman öldükten İbrani birliği bozuldu
- İki ayrı devlete bölündüler İSRAİL VE YAHUDİ(YUDA)
- İsrail devletine Asurlular MÖ 772’DE , Yahudi devletine babilliler son verdi MÖ 587
- Tek tanrı inancı görülür Hz. Musanın kutsal kitabı Tevrat’a inanırlar
- Romalılar zamanında Kudüste büyük bir ayaklanma çıkaran Yahudiler sürgün edildiler
- En ünlü eserleri Hz Süleyman zamanında yapılan Mescid-i Aksa’dır
- Bugünkü mescid-i aksa emevi halifelerinden abdülmelik tarafından tarafından yapılmıştır
- Mescit-i Aksa Haz Muhammed ‘in Miraç’ta uğrak yeridir .

eXTReMe Tracker
| Site Map