Türkçenin Gelecekteki Görünümü Üzerine

Yazar : admin on Nisan 8th, 2008 | Kategori Tarih

Bu tür toplantılarda genelde Türkçenin yozlaştığından, başka dillerin etkisinde kaldığından, dilimize giren yabancı sözcüklerin çokluğundan söz edilir. Dilimizdeki biçimbirim, sözcükbirim, sözdizim ya da anlamsal alandaki değişmelerden, isterseniz bozulma da diyebilirsiniz, söz etmek neredeyse gelenekselleşmiştir. Herkes, günlük yaşamda karşılaştığı farklı türden yanlışlıkları bir araya getirip, dilimizin ne denli bozulduğunu ayrıntılı olarak ortaya koyar. Sözü edilen yanlışlıklar gerçekten dilimizde vardır ve söylenildiği biçimde son zamanlarda dilimizde olumlu ve olumsuz yönleriyle birlikte hızlı bir değişim söz konusudur. Kısacası bu tür çalışmaların gerekli olduğuna inanıyorum. Kullandığımız Türkçenin sağlıklı biçimde gelişip zenginleşmesi için kullanılan dile özen göstermeliyiz. Türkçenin yapısına uymayan kullanımlar konusunda bu dili konuşanların daha dikkatli olması gereklidir. Yani dilimizdeki bozulmaları ele alan durum saptamaları ve önerilerin dikkate alınması zorunludur. Ancak yalnızca, deyim yerindeyse “kuru kuruya” Türkçeyi savunmak bu dile ne kadar katkı sağlar? Bunu da düşünmek gerekiyor.

Size farklı türden bir `dilimize sahip çıkma biçimi’nden söz edeceğim. Bu açıdan konuşmam belki de beklenilen duruma çok uymuyor olabilir. Nedir bu yöntemler? Hemen söyleyeyim, konuşmamın tamamında “en iyi savunma karşı saldırıdır” ilkesinden yola çıkılarak Türkçe ile ilgili görüşler oluşturulacaktır. Bu yaklaşımın futbol için geçerli olduğu kadar, bir kanıtlama biçiminde ya da toplumsal bir durum için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Neden böyle bir yaklaşımın gerekli olduğuna da, şu söyleyeceklerimi göz önünde bulundurarak siz karar verin: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yıllardır yaptığı şey savunma durumudur, bir türlü karşı saldırıya geçememiştir. Ermeni sorunu konusunda bir deli bir şey söyler, kuyuya bir taş atar; sonra Türkiye yıllarca o söylenenin yanlış olduğunu kanıtlamaya çalışır. Bu kanıtlamalarda ne kadar başarılı olunduğu da tartışmalıdır. Bu tür yaklaşıma “çamur at izi kalsın” mı demek gerekir yoksa “hasmını en zayıf yerinden vurmak” mı demek gerekir, bilemiyorum. Burada söz konusu yanlış bilgiyi alan kişileri suçlamak gereksizdir. İnsanın bir konudaki yargısı her zaman doğru bilgiye dayanmaz. İnsan en çok hemen çevresinde verilen bilgiye bağlı bir inanmaya elverişli yapıdadır. Bu açıdan birisi bir şey söyler, diğerleri de ona inanır. Örneğin zamanında bize verilen Sovyetler Birliği ile ilgili bilgilerin hangisini doğrulamaya çalıştık? En anlamsız bilgi bile olsa, verilen her şeye inandık ya da inandırıldık. Avrupa insanına ülkemizle, dilimizle ilgili verilen yalan yanlış bilgileri de bu bağlamda düşünmek olasıdır. Yanlış bilgilere inanan bu insanlardan bir tanesi bile, kendisine aktarılan bilgilerle ilgili olarak “acaba böyle midir?” diye sormaz. Türk diplomasisi, yıllarca Ermeni sorunu konusunda ya da başka konularda gelen yalan yanlış bilgilerin doğrusunu vermeye çalıştı, ama hiçbir zaman biz de bir şeyler söyleyelim ve dünya kamuoyunu bilgilendirelim demedik.

Avrupa topluluğu, Türkiye ile ilgili bir konuyu eleştirir. Biz de suçlu bir konumda “tamam efendim”leri ardı ardına sıralarız. Ama bir türlü de istediklerini gerçekleştiremeyiz. Bir başkası çıkıp da “Ey Avrupa, sen IRA’ya nasıl davranıyorsun, Baider-Mainhoff örgütünü yok ederken insan hakları aklına gelmedi mi?”, “Ey Amerika sen faşistin en faşisti, ırkçının en ırkçısı değil misin? Kızılderili ırkı ne oldu?” diye sormaz. Eğer siz sürekli savunmada kalırsanız ve hasmınız da bu durumu bilirse, sizin bu zayıflığınızdan fazlasıyla yararlanır ve başarma şansınız neredeyse sıfırdır.

Diğer yandan şu da kesin bir durumdur. Ülkemizde var olan her türlü insan hakları ile ilgili engellemeler ve kısıtlamalar bir an önce düzeltilmesi gereklidir. Bu durumun düzeltilmesi dışarıdan gelen bir baskıya bağlı olarak değil, bu ülke insanlarının onurlu biçimde yaşaması için zorunludur.

Bu yaklaşımdan yola çıkınca Türkçe ile ilgili nelerin yapılabileceği sorulabilir. Ya da Türkçe ile karşı atağa nasıl geçilir? Ben Türkçe ile karşı atağa geçmeyle ilgili durumları kısa kısa açıklamaya çalışayım.

1. Öncelikle Türkçe, Şili önlerindeki Ateş adasında, dünya üzerinde sadece 46 kişi tarafından konuşulan Kavaşkar dili değildir. Yani Türkçenin dünyada belli bir yeri ve ağırlığı vardır. Sözünü ettiğimiz dil, anadili olarak dünya üzerinde en fazla konuşulan dillerden birisidir. Bugün için dilimizin dünyada en yaygın biçimde kullanılan ilk on dil içinde yer aldığı söylenir. Hangi ölçütü alırsanız alın, her türlü sıralamada Türkçe, ilk 6 ila 11 arasında olacaktır. Günümüzde, on milyondan fazla kişi tarafından konuşulan dünyadaki 29 dilden, sözlü ve yazılı edebiyatı olan 78 civarındaki dilden birisidir. Tüm dünyamızda değişik dönemlerde bir devlet dili olabilen dillerin sayısı 118 kadardır . Türkçe belki de ilk devlet dili olmuştur. M.Ö. III. Yüzyılda Hunların tarih sahnesine çıktığı dönemde Hun Türkçesi devlet dili olmuştur.

Hatta bu dilin diğer birçok gelişmiş denen dilden oldukça farklı yönleri de vardır: Örneğin Türkçenin seslerindeki uyum ve musiki bakımından dünyanın en iyi dillerinden birisidir. Yapısı ve işleyişi bakımından çok düzgün ve ünlüler bakımından en zengin dünya dillerinden birisi olduğu belirtilir. Çok geniş bir coğrafyada konuşulur. Dilimizin dizgeli ve türetken bir anlatım gücü olduğu söylenir, ve hatta bu durumun “insan zekasının dilde gerçekleşen bir başarısı” olarak gösterilir. Dünyada en çok sözcük üretmeye elverişli olan dilimizin türetme olanakları ve gücü, gerek batılı araştırmacılar, gerekse bizim dilcilerimiz tarafından sıklıkla vurgularlar. Örneğin İsmail Hakkı Baltacıoğlu “Türk dili türetme gücü çok yüksek bir dildir. Hem de bu güç Türk dilini başka dillerden ayıran en büyük özelliktir” der.

İşte sözü edilen dilin bu denli önemli bir yeri var. Ama arkasından şu sorulabilir: “Ey Türk, sen bu dünya dilini, dünyada yaymak, daha fazla kişi tarafından konuşulmasını sağlamak için ne yaptın?” Yanıtı çok kısa: “Hiçbir şey”. Aslında çok da karamsar olmamak gerekir. Yani bütünüyle olumsuz da değil. Size Metin Aydoğan’ın Bitmeyen Oyun kitabından bir bölümünü aktarayım. Dilimiz ve kültürümüz için neler yapmışız ya da yaptırıyorlar birlikte görelim:

“Türkiye, 27 Aralık 1949 tarihinde ABD ile; «Türkiye ve ABD hükümetleri arasında eğitim komisyonu kurulması hakkında anlaşma» adıyla ikili bir anlaşma imzaladı. (…) Anlaşma; Türkiye’den ABD’ye gönderilecek Türk öğrenci, öğretim üyesi ve kamu görevlileri ile ABD’den Türkiye’ye gönderilecek Amerikalı `uzman’, `araştırmacı’ ve `eğitimci’nin statülerini belirliyordu. Anlaşmanın birinci maddesi şöyleydi; “Türkiye’de BİRLEŞİK DEVLETLER EĞİTİM KOMİSYONU adı altında bir komisyon kurulacaktır. Bu komisyon, niteliği bu anlaşmayla belirlenen ve parası T.C. Hükümeti tarafından finanse edilecek olan eğitim programlarının yönetimini kolaylaştıracak ve Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri tarafından tanınacaktır”. (…) 1949 yılında imzalanan anlaşma, Türk Milli Eğitimini ABD denetimine bırakan bir süreci başlattı. Yeni dünya düzeni politikalarının, azgelişmiş ülkeler için öngördüğü “dinsel eğitim” ya da “eğitimin dinselleştirilmesi” bu anlaşmayla büyük boyut kazandı. Eğitimin birliği, “dinsel eğitimde birlik”e kaydı. Milli Eğitim Bakanlığı, Milli Eğitim bakanlarının bile insiyatif kuramadığı bir kurum haline geldi. Binlerce Türk ABD’ye “eğitilmek-etkilenmek” için gitti, yüzlerce Amerikalı da Türkiye’ye “eğitmek-etkilemek” için geldi. Amerika’ya gönderilen Türklerin hemen tamamı Türkiye’ye döndüklerinde üst düzey görevlere getirildi.

Milli Eğitim Bakanlığı’nda bugün çalışmalarını etkin bir biçimde sürdüren, personel politikasından ders programlarına, imam-hatip okullarının açılmasından yüksek islam enstitülerinin yaygınlaştırılmasına kadar pekçok konuda stratejik kararlar “önerebilen”, “MİLLİ EĞİTİMİ GELİŞTİRME” adlı bir komisyon vardır. 1994 yılında 60 personeli olan bu komisyonda çalışanların üçte ikisi Amerikalı idi. Komisyonun başında L. Cook adlı bir Amerikalı bulunuyordu. L. Cook’tan ayrı olarak adı Haward Reed, ünvanı MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI BAĞIMSIZ BAŞDANIŞMANI olan, başka etkin Amerikalılar da vardı” .

Bu açıklamanın üstüne başka şey söylemeye gerek var mı? Adı “milli” kendisi “gayri milli” ya da “Amerikalı” bir bakanlığımızdan Türkçe ile ilgili özgün politikalar üretmesini beklememiz yerinde olacaktır. Elbette birilerinin de bunu araştırması gerekiyor. Sayın Aydoğan’ın sözünü ettiği “yetkili ve etkili” Amerikalı ya da Amerikalılar, Milli Eğitimimize hâlâ yön vermekte midir?

Şaka bir yana çok da karamsar olmaya gerek yok. Zamanında Avrupa’da bir kimlik bulamayan yoz ve uyumsuz insanların torunları olan şimdiki Amerikalıların, genetik yolla da olsa atalarından az çok bazı şeyleri taşıdığı söylenebilir. Bu tür insanların her şeye burnunu sokmasını görerek karamsarlığa kapılmaya gerek yok. Aksine şimdi eylem zamanı demek daha doğru bir yaklaşım gibi görünüyor bana. İşte karşı ataklardan birisi ve en zorunlu olanı böyle başlayabilir. Nasıl İspanyol, İtalyan, İngiliz ya da Fransız dilleri dünyanın her yanında ilgili ülkelerce öğretilmeye çalışılıyorsa, bunun için ilgili ülkeler eline geçen fırsatları değerlendirip her yerde kültür merkezleri (Amerikan, İngiliz, İtalyan, Arap, Rus, Fransız vb.) ya da enstitüler (Goethe, Cervantes) açıyorsa, Türkçe için de Türkiye aynı yolu izlemek zorundadır. Bu arada, Amerikan Eğitim bakanlığına bir Türk danışmanın atanmasını da araştırmak gerekiyor.Bu merkezler nasıl olmalı gibi sorulara gerek yok. İzmir’deki Goethe Enstitüsü ya da Fransız Kültür Merkezi nasıl çalışıyorsa, Düsseldorf’taki ya da Lyon’daki Türk Kültür Merkezi de aynı biçimde çalışmalıdır. Aynı işlevleri yerine getirmelidir. Türk dili öğretilmeli; Türk edebiyatı, Türk sineması, Türk kültürü, Türk mutfağı kısacası bize ait her şey bu tür merkezlerde tanıtılmalı, öğretilmelidir.

Bu merkezlerin işleyişi ve söz konusu alanla ilgili elemanların sağlanması çok önemlidir. Yani bir anlamda “Kapanın elinde kalıyor” mantığı ile belirli siyasal düşüncenin arenası olmaması gerekir. Konuyla ilgili atanan bir yetkili, “Bu merkezlerde bütünüyle kendi görüşünden insanlar olsun, konuyu hiç bilmese de önemli değil” biçiminde bir yaklaşımla işe girişmemeli. Bunların her defasında söylenmesi gerekiyor. Maalesef ülkemizde bu tür yapılanmalarda özellikle merkez sağ partilerin bu biçimde konuya yaklaştıklarını görüyoruz.

Bu konuda geliştirdiğim bazı fantezilerimi de sizinle paylaşayım. Bu merkezlerde dil öğrenme basamakları vardır. En yüksek basamak olan “Yunus Emre Basamağı”nı bitiren doğrudan Türkiye’deki bir üniversiteye kayıt yaptırabilir. Her merkezden yılda en az on öğrenci değişik yarışmaları başarır ya da basamaklarda birinci olursa bir aylık Türkiye’de eğitim görmeye hak kazanır. Elbette Türkiye’de bu türden gelecek öğrenciler için üniversiteler bünyesinde açılmış değişik merkezler vardır. Tüm dünyada Türkçe öğrenenler arasında değişik yarışmalar düzenlenir, başarılı olanlar ödüllendirilir.

2. Yukarıdaki Türk kültür merkezlerine ya da dünyanın başka yerlerinde okutulacak Türkçe dersleri için Yabancı Dil Olarak Türkçe Öğretimi bölümleri bir an önce açılmalıdır. Böyle bir bölümün Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü’nde ve Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yüksek lisans izlencesi olarak açıldığını belirtmekten mutluluk duyuyorum. İleride lisans izlencesinin de açılacağını ummaktayım. Bu bölümlere olabildiğince dünyanın değişik ülkelerinden öğrenciler alınmalıdır. Kendi ülkemizde de bu konuda yetişmiş belirli sayıda elemanın olması gereklidir. Söz konusu bölümlerin açılması ile bu konuda belirli yol alınacağını düşünüyorum. Aynı konu ile ilgili olan Yabancı Dil Türkçe Öğrenme Kitaplarını da anmak gerekiyor. Birden çok yöntemle hazırlanmış bu türden değişik kitaplara gelecekte fazlasıyla gereksinimimiz olacaktır. Yine ileride UBİLA (İnternet = Ulusulararası BİLgi Ağı) üzerinden dünyanın her yerindeki öğrencilere yönelik bir bölümün de hazırlıklarına başlamak yerinde olur diye düşünüyorum. Çok yakında e-üniversite kavramını duyacağız. Daha şimdiden e-devlet, e-eğitim, e-yüksek lisans, e-doktora türü sanal etkinlikler bu yolla işlemeye başladı.

3. Ülkemizdeki üniversiteler her dönemde kontenjanlarının belli bir oranını (%5, %3 gibi bir sayı belirlenebilir) yabancı öğrencilere ayırmalıdır. Şunu unutmamak gerekiyor: Ülkemizde okuyan her yabancı öğrenci daha sonra fahri birer Türk elçisi olacaktır. Elbette getirilen öğrencilere ingilizce eğitim yaptırmayı düşünen aymazları konu dışında tuttuğumu da belirtmek isterim. Bu öğrencilerin bir an önce Türkçe öğrenmesini sağlamalı ve diplomasını alarak ülkesine gitmesi teşvik edilmelidir. Yıllar önce Fransa’da uygulanan bir yaklaşımı burada anımsatmam yeterli olur. Fransızlar bazı diplomanın altına “bon pour l’orient” (doğu için yeterli) yazarlardı. Yani verilen diploma Fransa’da geçerli olmayabilir, ancak Fransızca bilen ve Fransa’ya hayran bir kişi, kendi ülkesinde Fransa adına birçok olumlu işler yapabilir.

Diğer yandan yabancı öğrenci kavramı yalnızca Asya Türk Cumhuriyetleri ve kardeş Türk toplulukları olmamalıdır. Dünyanın her yanında katılımcıların olmasına özen gösterilmelidir.Biliyorum, daha ülkemizdeki çocuklara bu olanak zor sağlanırken niçin başka uluslara katkı sağlayalım diye sorulabilir. Ama söylediğim gibi bu insanlar bizim yurt dışındaki yandaşlarımız olacaktır. Ayrıca her sınıfta iki yabancının olması bizim öğrencilerimiz için de yeni açılımlar getirebilir.

4. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, dünya üzerindeki Türkçe öğretimini bir gelir kapısı olarak görmemelidir. Bu alanda çalışan kişiler bazı kazançlar elde edebilir, ancak devlet özellikle dilini yaymada, sorunu ekonomik açıdan ele almamalıdır. Bu nedenle Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıklarının, TDK ve Milli Kütüphane gibi kurumların UBİLA sayfalarında Türkçe öğretimi ile ilgili sesli ya da yazılı sayısız belge ve bilgi bulunmalıdır. Bugünkü UBİLA ortamı bize bu olanağı vermektedir. Dünyanın her yerinden insanlar bu sitelerden farklı belgeleri kendi bilgisayarına indirip istediği biçimde çalışmasına olanak yaratılmalıdır. Hatta olası ise her sitede farklı bir yöntemle Türkçe öğretim izlencesi olmalı ve her site, diğer sitelere de göndermelerde bulunmalı, bağlantılar sağlanmalıdır. Kısaca bu siteler hem birbiriyle rekabet yapmalı hem de eşgüdüm içinde olmalıdır diye düşünüyorum. Bu tür etkinliklerin ilk günü para kazanılmaz, ama zaman içinde bu yatırımlar ülkemize farklı biçimlerde geri dönecektir.

5. Farklı ortamlarda söylediğim bir durumun gerçekleşmiş olmasından mutluluk duyuyorum. Artık UBİLA üzerinden erişebileceğimiz sanal bir Türkçe sözlük var. Bu olumlu gelişme. Bazı eksiklikleri de yok değil. Örneğin her sözcüğü bulamıyorsunuz. Yine birçok sözlük uzmanının yazdığı hatalar sanal sözlükte de bilinçli olarak korunmuş. Ayrıca bazı özel alan terimlerini bulmak da olası değil.Bu sözlüğün yanında yer alabilecek değişik dillerle ilgili çift dilli sözlüklerin de olması gereklidir. Umarım bunlar da olur. Yine bu sözlüğün yanına eşanlamlılar sözlüğü, karşıt anlamlılar sözlüğü gibi farklı türleri de eklenirse Türkçeye önemli katkılar sağlanmış olur.

6. Söz UBİLA’dan açılmışken bu konuda da yapılaması gereken başka şeylerin de olduğunu belirtelim. Öncelikle şunu bilelim: İstesek de istemesek de geleceğin haberleşme ortamı UBİLA gibi görünüyor. Bu alanın önemi çok fazla olduğundan daha şimdiden bu alanda ilginç savaşımlar yaşanmaya başladı. 10 Eylül 2003 tarihli gazetelerdeki bir haberden aldığımız şu kısım olayın şu andaki durumunu ve gelecekte daha hangi düzeye geleceğini göstermektedir. Haberin başlığı “Korsanların hedefi Türkiye” olarak geçiyor.”Türkiye 2003 yılında sanal ortamda en çok saldırıya uğrayan 5 ülke arasına girdi. Irak’ta yaşanan savaş sonrasında internet üzerinden yapılan saldırılar 4 kat artarken özellikle kamu kurumları, bankalar ve İMKB yoğun saldırılara maruz kalıyor.

Uzmanlar başarılı saldırılarda görülen artışın tehlikeli boyutlara ulaştığı uyarısında bulunuyor. Elektronik güvenlik ve danışmanlık şirketi Infonet Genel Müdürü Taner Özdeş, 2002 yılının ilk yarısında 40 başarılı saldırı gerçekleştiren `hacker’ların 2003 yılının ilk yarısında saldırılarını 210′a yükselttiğini kaydetti. Genel Müdür Özdeş, bu saldırıların çok önemli bir bölümünün com.tr uzantısı taşıyan ticari şirketlere gerçekleştirildiğinin altını çiziyor. Yılbaşından bu yana Türkiye’deki kurum ve kuruluşlara yönelik saldırıların tam dört kat arttığına dikkat çeken Özdeş, şu ana kadar 691 siber saldırıya uğrayan Türkiye’de kamu kurumlarının internet uzantısı olan gov.tr ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin uzantısı olan mil.tr adreslerine yönelik saldırılarda da artış gözlendiğinin altını çiziyor. Özel sektörün dışında kamu kurum ve kuruluşlarında bilgisayar kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte artan güvenlik açıklarını kullanan hackerların özellikle mali piyasalar üzerine odaklandığı belirtiliyor. Yabancı istihbarat örgütleri tarafından da desteklenen saldırıların ABD, Rusya, İsrail ve Almanya üzerinde yoğunlaştığı öğrenildi. CeBİT 2003 Fuarı kapsamında gerçekleştirilen `Ulusal Kodların Yaratılması’ konulu panelde konuşan Havelsan Genel Müdür Yardımcısı Doç. Dr. Hakan Çağlar, Türkiye’nin elektronik savaş ve siber saldırıların odağında yer almaya başladığını açıkladı. İkinci Körfez Savaşı sırasında elektronik savaşın tüm nimetlerinden yararlanan ABD’nin Irak’ın komuta kontrol ve haberleşme birimlerini felç ettiğini hatırlatan Çağlar, “Bugün ülkeler birbirlerine karşı savaşı artık internet ortamına taşıdı. Fakir ülkelerin atom bombası ise siber saldırılar oldu” diye konuştu. Uluslararası bilgisayar korsanlarının (hacker) özellikle finansal kuruluşlar ve enerji nakil hatları üzerinde yoğun saldırılar gerçekleştirdiğini kaydeden Çağlar, “Bir ülkeyi teslim almanın yolunun borsa ve bankacılık sisteminin çökertilmesi olduğunu bilen hackerlar organize bir şekilde buralara saldırılar düzenliyor” dedi. Sayısal bilgi harekatı çalışmalarında siber ortamda olabilecek saldırı veya karşı saldırılar için özel bir `stratejik planlamaya’ ihtiyaç olduğunu anlatan Çağlar, bu konuda bir devlet politikasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Saniyede milyonlarca dolar zarar İçişleri eski Bakanı Sadettin Tantan, `siber savaş’ olarak tanımlanan bilgisayar ortamındaki savaşların ulusal güvenlik açısından büyük tehlikeler oluşturduğuna dikkat çekti. Tantan, küreselleşen ekonominin beraberinde getirdiği gelişmiş teknolojik altyapının bir saniyelik duraklamaya bile tahammülsüz olduğunu hatırlatarak, “Ekonomik bilgi engellemeleri ve bilgi savaşlarının saniyelik maliyeti milyonlarca dolara mal olabiliyor. Bunu engellemek için ulusal bilgi güvenliği üst kurulunun bir an önce kurulması büyük önem taşıyor” dedi. Havelsan tarafından yürütülen, `Ulusal Güvenlik Duvarı’ adını taşıyan proje ile stratejik kuruluşlar dışarıdan gelecek saldırılara karşı geliştirilen özel yazılımlar ile korunmaya başlandı. Başta Silahlı Kuvvetler, Dışişleri Bakanlığı ve MİT olmak üzere kritik kamu kurum ve kuruluşlarındaki bilgisayar sistemlerini dışarıdan gelecek saldırılara karşı korumayı amaçlayan yazılım sistemi ile şimdiye kadar başta İsrail olmak üzere yabancı şirketlerden alınan yazılımların devre dışı bırakılması öngörülüyordu. Tamamen yerli bir yazılım sistemi üzerine inşa edilen yeni güvenlik duvarı ilk olarak Genelkurmay Başkanlığı tarafından kullanılmaya başlandı. Aşamalı olarak diğer kritik kamu kuruluşlarının sistemlerine bu yazılımın yerleştirilmesi amaçlanıyor” .

Sanıyorum UBİLA’nın gelecekteki yerini bu haber oldukça ayrıntılı bir biçimde ortaya koyar. İlgili birimlerin ülkenin her türlü birikiminin
yansıtıldığı UBİLA sayfalarının güvenliği için gerekli önlemi alması gereklidir. Diğer yandan güvenlik dışında bu ortamda yapılacak başka
şeyler de var. Öncelikle her Türk firması, kurumu, kuruluşu kendi sayfalarını Türkçe hazırlamak zorunda olmalıdır. Bunu yasa ile
sağlamak yerinde olur. İsterlerse, Türkçenin yanı sıra başka dillerle de hazırlayabilirler.

UBİLA ortamındaki Türkçe belge sayısını yüzde üçlere-beşlere çıkarmak için herkese görev düşüyor. UBİLA erişimi ülkemizde daha ucuz olmalı ve her kuruluşun kendi sayfasını hazırlaması teşvik edilmelidir. Şimdiden yapılmazsa gelecekte, bugün yaptığımız gibi “bir an önce bunu yapmalıyız, şunu yapmalıyız” gibi dilek ve önerleri kapsayan sayısız toplantılar yapar dururuz.Kuşkusuz UBİLA ile ilgili sorunlar yalnızca sözcük düzeyinde değildir. Bu alanda, teknoloji değil, yalnızca izlence düzeyinde yapılabilecek birçok şeyin olduğu söylenebilir. Her şeyi devletten istemek doğru mu bilemiyorum ancak iyi bir arama motoru TUBİTAK tarafından oluşturulmalı ve Türkçe ile ilgili her türlü bilgiye bu motordan ulaşılabilmelidir. Fransızların en gelişmiş arama motoru CNRS’e (Ulusal Bilimsel Araştırmalar Merkezi) ait. Şimdilerde olan birkaç Türkçe arama motorları çok verimli görünmemektedir.Bu sanal ortamdaki Türkçenin yaygınlaşmasını istemek ve sağlamak İngilizce konuşan halkın öncelikli sorunu arasında yer almıyor. Söz konusu yaygınlaştırmanın Türkçe konuşan insanları ilgilendiren bir sorun olduğu açıktır. Toplumların dil konusundaki duyarlılıklarını bildiklerinden, yazılım izlencesi hazırlayan firmalar anında birden çok dile çevrilmiş biçimlerini de piyasaya sürüyorlar. Birçok yazılım izlencesinin ya da arama motorlarının değişik dillerdeki kullanımı varken, büyük bir Pazar durumundaki Türkiye’ye yönelik Türkçeleri yok. UBİLA’ya ilk girdiğinizde “Yahoo”, “Altavista” ya da başka önemli arama mortorları sayfalarına bir bakın. Örneğin Yahoo arama motorunun çevrildiği diller gerçekten ilginç. Dört-beş milyonluk Norveçli için Norveççe dilindeki arama motoru var. Yahoo’nun çevrildiği diller arasında, Almanca, Çince, Danca, Fransızca, Hintçe, İrlandaca, İspanyolca, İsveççe, İtalyanca, Japonca, Katalanca, Korece, Norveççe, Singapur dili gibi diller var. Ama Türkçe çevirisi yok. Nedeni belli. Bizim Türkçe konusunda bir ısrarımız yok. Biz İngiliz’den daha çok İngilizce’sini istiyoruz. Hatta Avrupa topluluğundaki dil savaşlarını düşünürsek, belki bir gün İngilizlerbize madalya bile verebilir.

7. Geçen gün Dokuz Eylül Üniversitesi UBİLA sitesinde gördüğüm bir durumu söyleyeyim. İstanbul’da “Uluslararası Amerikan Üniversitesi” adlı yeni bir üniversite adını gördüm. Tamam Kıbrıs’ta bir tane vardı, ama şimdi İstanbul’da bir yenisi kurulmuş. Eğer bu bir meraklının işi ise dur demek gerekiyor. Yok Amerika böyle istiyorsa New-York’ta “Uluslararası Türk Üniversitesi” kurulması koşuluyla kabul edilmelidir. Benim sıklıkla söylediğim, hatta bende saplantı haline gelen düşüncemi sizinle de paylaşayım: Kültürel programlar eşit karşılıklı değişim temelinde yapılmalıdır. Almanya ülkemizde bir lise açacaksa, Türkiye de benzer bir liseyi Almanya’da açmalıdır. Türk dili ve kültürünü yurt dışında tanıtma konusunda, başka ülkelere Türkçe eğitim veren üniversitelerin de açılması düşünülmelidir. Türk Üniversitelerinden kendisine güvenen, yeterli alt yapısı olan Avrupa’nın değişik ülkelerinde (Almanya, Arnavutluk, Fransa, İngiltere) kampüsler açmalıdır. Elbette şu andaki YÖK ve diğer organların üniversitelere böyle olanak vermeyecekleri söylenebilir. Sonuçta bazı kanun, kararname, vb. şeyleri yeniden düzenlemekle bu tür eksiklikler giderilebilir.

8. Türk Kültürüne yönelik bazı çalışmalar da yapılabilir. Televizyonlarda ve sinemada gösterilen yabancı film ve dizi film konusunda kısıtlama getirilmelidir. Sinema ve televizyonda gösterilen her yabancı filmden belli bir miktar para alınmalı ve bu paralar Türk sinemasının güçlenmesinde kullanmalıdır. Hukuksal altyapısı oluşturulacak bir Türk Sinema Kurumu bu tür bir örgütlenmeden sorumlu olabilir. Yine televizyonlarda Türk filmleri ve dizi filmlerinin gösterilmesi teşvik edilmeli, yabancı filmler ve dizilerin % 60′ı kendi orijinal dillerinde gösterilmeli, dublajı yasaklanmalıdır. Böylece hem bir Türk sinemasından söz edebilecek hem de Türk Sinema Dilinin oluşumuna katkı sağlanacaktır.

9. Kendi kültürel değerlerimizi olduğu gibi korumak ve günlük yaşamdan soyutlamak yerine, onu her dönemin kullanabileceği farklı biçimlerde yeniden değerlendirmek gerekiyor. Yani Türk kültürünün önemli kaynaklarını kütüphanelerde hapsetmeyi ya da önemli bir mimari yapının kapısına kilit vurarak korumayı sonlandırmak gerekiyor. Günümüzde çocuklar üzerinde karşı konulamaz bir etkisi olan çizgi filmler konusunda Türk kültüründen yararlanmak doğru olur. “Zeyna”, “Herkül” gibi dizi filmlerin çok daha iyisi, Türk söylencelerinden, Dede Korkut anlatılarından, Nasrettin Hoca fıkralarından, Keloğlan masallarından, Türk destanlarından yapılabilir. Çevrenize bir bakın, neredeyse tüm çocuklar Avrupalının, Amerikalının ya da Japonların en küçük söylencesini bile biliyor. Ama kendi kültürel değerlerinden haberleri yok. Birileri bizim kültürel değerlerimizi de günümüzün anlatım olanaklarına uygun biçimde yeniden oluşturursa, başka ülkelerdeki çocuklar da bizim kahramanlarımızı öğreneceği kesindir. Burada söylenen kültürel değerler sinema, opera, bale, tiyatro gibi başka alanlar için de geçerlidir.

10. Kendi ülkelerinde okunurluk oranı yüksek olan yazar ve gazetecilerin kısa ve uzun süreli ülkemize davet edilmesi de hem dilimiz hem de kültürümüz için önemli bir etkinliktir. Kültür bakanlığı Avrupa’da ve belki dünyanın değişik ülkelerinde tanınmış yazarları, şairleri, eleştirmenleri, gazete yazarlarını ve turizm konusunda kendi toplumuna yön verebilen yazanları ülkemizde ağırlamalıdır. Bu konaklama belki bir yıl sürmelidir. Gelen kişiye her türlü temel olanaklar sağlanmalıdır. Bunun etkinliğin sonunda ülkemizin elde edebileceği kazanımlar konusunda Mısır örnek verilebilir. Bugün en çok satan kitaplar Mısır mitolojisi ile ilgili ve Mısır bu dönemde oldukça fazla turist çekebilmektedir. Zamanında Mısır devleti böylesi bir etkinlik gerçekleştirmişti. Bizim kültürümüz, mitolojimiz, dilimiz, geleneğimiz kısacası her şeyimiz batıda yeterince tanınmamaktadır. Bize ait birçok şeyi Yunanlar ve başka ülkeler kendi kültürel değerleri olarak başkalarına tanıtmaktadır.

11. Sıklıkla gündeme gelen bir konu da, uluslararası bilim dili uydurmasıdır. Uluslararası bir bilim dili yoktur. Uluslararası toplantılarda kullanılan diller olabilir. Bizde kullanılan “uluslararası bilim dili” tanımı, ortak köklerin ve eklerin bulunduğu batı dillerindeki ortak kökenli sözcüklerin varlığının yüzeysel ve yanlış bir yorumunun sonucudur. Bilderberg adını bir araştırın, nelerle karşılacaksınız, sanırım sizin de ilginizi çeker. 1800′lerde kurulan Bilderberg grubunun amaçlarından birisi de dünyada İngilizce konuşan beyaz bir ırk yaratmadır. Yoksa bu uluslararası bilim dili denilen şey, batının bilinç altında yatan Bilderber ruhu mudur? O halde Türkiye’de yapılan her toplantıda öncelikle Türkçe, gerekiyorsa başka diller bilimsel toplantı dili olarak belirlenmelidir.

12. Yabancı dille eğitim yabancı dil öğretimi konusu bilindiğinden kısa geçiyorum. Ama bu konuda bir çift sözüm var. Yabancı dilde uygulanacak yöntemin ve okutulacak kitabın önemli olduğunu biliyorum. Yalnız her yıl değiştirilecek kadar önemli olduğunu düşünmüyorum. Özellikle İngilizceyi ele aldığımızda, yabancı dil öğretimi bir ekonomi sektörü olmuştur. Yani bir kısım girişimci bu alana önemli kaynaklar ayırmış ve bu alandan kazanç elde etme çabasındadır. Her ne kadar güncelliğini yitiren resim ve metinlerin güncel olanları ile değiştirmek ve hedef kitlenin beklentisine göre değişiklikler yapmak gibi eğitimsel yönünden söz edilse de, asıl sorun ekonomiktir. İlgili yayınevi pazar payını korumak, kullanılmış kitapların eski kitapçılardan alımını önlemek istemektedir. Üst sınıfa geçen öğrencilere yeni kitaplar satamayacağından, kitaplarda değişiklik yapmak gerekmektedir.

Böyle olunca, her yıl aynı kitapların “new”, “nouveau” örnekleri öğrenciye satılması gereklidir. Elbette bu yeni kitapların değişimine öncelikle öğretmenler inandırılır. Kapağı kırmızdan maviye dönüşen ve kapağına “new” yazısı eklenen kitapların özellikleri ve güzellikleri öylesine hoş anlatılır ki, öğretmen aynı kitabın “new” yazmayanı ile neden İngilizce öğretemediğine haklı olarak inanır. Öğretmeni derste kullandığı kitabın “new” yazanı ile değiştirmeye inandırmanın başka yolları da vardır. Ancak o bizim konumuzun dışındadır. Sonuç olarak, her yıl yeni bir yöntemin uygulanması, kitabın kapağının değişmesi ya da kapağa “new” sözcüğünün eklenmesi eğitimsel bir yan ile ilgili değil, tamamıyla ekonomik bir durumdur. Sorun anlaşılmıştır sanırım. Ülkemizden hatırı sayılır bir dövizin harcandığı yabancı dil kitapları konusunda da bazı yeniliklerin düşünülmesi gerekli olduğuna inanıyorum.

Konuyu fazla uzatmayayım ve sonucu kısaca şöyle bitireyim: Türkçeyi var olduğu durumda, sığ bir alanda korumaya çalışmak yerine; zenginleştirerek, konuşma alanını genişleterek, hiç Türkçe bilmeyenlere de Türkçe öğreterek korumak daha doğru bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Bir anlamda dilimizi dünya gündemine taşıyarak, varolan ya da olabilecek sorunlara birlikte çözüm getirmek daha sağlıklı görünmektedir. Türkçe’nin zenginleştirilmesi de; bilimden sanata, felsefeden uygulayıma (teknolojiye) kadar her alanda Türkçe’yi kullanmaktan geçer.

HENGİRMEN, Mehmet (1995) Türkçe Dilbilgisi, Ankara: Engin Yayınları, s.19.
ONG, Walter J. (1995) Sözlü ve Yazılı Kültür, Çev. Sema Postacıoğlu Banon, İstanbul: Metis Yayınları, s.19.
ÜNLÜ, Şemsettin (1987) “Roman Dili”, Bilim Dili, Yazın Dili Türkçe içinde, Ankara:Dil Derneği Yayınları, s.64.
BALTACIOĞLU, İsmail Hakkı (1974) “Türkçe Niçin Klasik Dildir?” Dil Yazıları II, Ankara: TDK yayınları, s.74.
AYDOĞAN, Metin (1999) Bitmeyen Oyun, Ankara: Kuvayı Milliye Yayınları, ss. 17, 18, 19, 20.
http://astex.virtualave.net/asp/sondakika.html (10 eylül 2003)

Doç. Dr. V. Doğan GÜNAY
02.10.2003

İki Sığınma ve Medeniyet Farkı

Yazar : admin on Nisan 5th, 2008 | Kategori Tarih

Yazıyı okuduktan sonra bir kaç yorum yazarsanız sevinirim gerçekten güzel bir yazı olmuş

Yazili tarihte gercek mânâda cihan devleti olabilme vasiflarini tasiyan ilk imparatorluk kurucusu olarak MO 300′lu yillarda yasamis olan Iskender’i goruyoruz. Ancak bunun devleti sadece kendisiyle kâim olmus ve olumu uzerine silinip gitmistir. Ayni sekilde, MS 1200′lu yillarda boy gostermis olan Cengiz ve 1400′lu yillarin hâkimi Timur Imparatorluklari da bir saman alevi gibi parlayip sonmuslerdir.

Tarihe damgasini en derin vuran iki devlet, Roma ve Osmanli Imparatorluklaridir. Bunlardan birincisi dunya hâkimiyetine MO 46 yilindan yani Sezar devrinden itibaren ulasmis, bunu M.S. 283 tarihinde ikiye bolunme surecine girinceye kadar, 329 yil surdurebilmistir. Osmanlilar ise, ayni derecedeki hâkimiyete 1430-1769 tarihleri arasinda, 339 yil sahip olabilmistir.

Tilapia baliklarina canli canli kole cocuklarini yediren Bati’nin medâr-i iftihâri Roma ile, yedigi uzumun bedelini dusman baginin kutugune asan Osmanli’nin mukayesesini okuyucularin vicdanlarina havale ederken, yine Bati’nin cok medenî bir devleti olan Ingiliz Imparatorlugu ile Osmanli’yi baska bir yonden karsilastirabiliriz.

Hindistan’dan Misir’a ve Amerika’ya kadar dunyanin cok buyuk bir kismini elinde bulunduran Ingiliz Imparatorlugu, son asirlarin onemli buyuk devletlerinden olmustur. Kisa bir devre icin hâkimiyeti Fransa’ya kaptirmakla birlikte (Napolyon devri), Ingilizlerin dunya ustunlugu 1769 yilindan 1945′lere kadar devam etmistir.

Saltanatin kaldirilmasi uzerine 1922 yilinda Ingiliz Imparatorlugu’na siginmak mecburiyetinde birakilan Sultan Vahdettin ve yanindakilerin, masraflarinin hesabi, gelislerinin daha ilk haftasinda sorulmaya baslanmistir. Ilk suali Ingilizlerin onemli yayin organlari “Duspatch” dergisi; “Sâbik Sultan ile 9 kisilik maiyetinin haftalik 100 silin dolaylarinda olan masrafini Ingiliz vergi mukellefleri mi odeyecektir?” seklinde sormustur. Konu Parlamento’ya sicramistir. Milletvekillerinden Mr. Keller, Disisleri Bakani Lord Curzon’a Sultan Vahdeddin’in gunluk masrafinin ne oldugu ve nereden karsilandigiyla ilgili bilgi talebinde bulunmustur. Baska bir milletvekili Mr. Sexton ise, cok daha ileri giderek sâbik Padisah’in Ingiliz issizler sinifina yazilmasi halinde kendisine haftada 15, hanimlarinin her birine birer silin odenebilecegini soyleme kustahliginda bulunmustur. Mâliye bakani, Sultanin 20-30 Kasim 1922 tarihleri arasindaki masraflarini uzun bir liste hâlinde yayimlamistir. Meselâ, cep feneri masrafi 5 sterlin 11 silin’dir. Su masrafi, 1 sterlin 7 silin 4 penny’dir. Ziyaretci imza defteri masrafi 1 sterlin 3 silin’dir. Nihayet Sultan Vahdeddin bu hakaretlere daha fazla dayanamayip, once Arabistan’a gitmis, sonra Avrupa’nin baska bir devletine yerlesmistir.

Halbuki Vahdeddin, Ingiltere’ye elinde -muhtemelen- sadece giyeceklerinin bulundugu bir bavulla gitmisti. Yani, bazilarinca maalesef vatana ihanetle suclanan bu Padisah, yaninda devletin hazinesine ait kiymetli hicbir sey goturmedigi gibi; kendi mulkiyetinde olan altin, gumus, inci, mucevher vs. gibi degerli baska bir sey de almamis, milletinin mali bildigi hicbir seyi yurt disina goturmemisti. Oysa, sadece bugun Topkapi Sarayi’nda bulunan bazi elmaslari alsa idi, hem kendisinin hem de ailesinin omur boyu masraflarini rahatca karsilayabilirdi.

Sultan Vahdeddin 1926 yilinda 65 yasinda iken Italya’nin San Remo sehrinde vefat ettiginde, borclarindan dolayi cenazesine haciz konulmustu. Bu borclari Suriye Devlet Baskani Ahmed Nâim Bey tarafindan odenmis ve Sultan “bir Musluman ulkede gomulmeyi” vasiyet etmis oldugundan cenazesi Sam’da defnedilmistir.

Diger taraftan, yine mâlûm oldugu uzere 1700′lu yillarin baslarinda Isvec Krali XII. Sarl (Karl) Ruslara yenilerek 50 kisinin uzerindeki maiyetiyle Osmanlilara siginmistir. Onun bu ilticasi, bugunku Moldova Dinyeper Nehri’nin kiyisindaki kalesinde bes yildan fazla devam etmistir. Kral ve beraberindekilerin butun masraflari Devlet-i Âliye’nin hazinesinden karsilanmistir. Hatta o yillarda Avrupa’nin diger krallari Osmanli sadrazamina denk tutulurken, misafirliginin hurmetine Ucuncu Ahmet bu aziz konugunu protokolde kendisine esit tutmustur.

Bender kasabasini cok begenen ve hatta burada kendine bir kosk de insa ettiren Sarl, Osmanli’nin asaletini ve yuksek vasiflarini bakin nasil ifade ediyor: “Poltova’da esir oluyordum. Bu benim icin bir olum idi. Kurtuldum. Bug nehri onunde tehlike daha da kuvvetli olarak belirdi. Onumde su, ardimda dusman, tepemde cehennemler puskuren gunes… Su beni bogmak, dusman beni parcalamak, gunes beni eritmek istiyordu. Yine kurtuldum. Fakat bugun esirim. Osmanlilarin esiriyim. Demirin, suyun, atesin yapamadigini onlar yaptilar. Beni esir ettiler. Ayagimda zincir yok. Zindanda da degilim. Hurum, her istedigimi yapiyorum. Lâkin yine esirim. Sefkatin, comertligin, asaletin ve nezaketin esiriyim. Osmanlilar beni iste bu elmas bagla bagladilar. Bu kadar sefkatli, bu kadar âlicenap, bu kadar asil ve bu kadar nazik bir milletin arasinda esir olarak yasamak bilsen ne kadar tatli.”

TARİHTEKİ ÜNLÜLERİN HAZIR CEVAPLILIĞI

Yazar : admin on Mart 23rd, 2008 | Kategori Tarih

1. Churchill, avam kamarasında konuşurken, muhalif partiden bir kadın milletvekili, Churchill” e kızgın kızgın şöyle seslenir:
- “Eğer, karınız olsaydım, kahvenizin içine zehir karıştırırdım.” Churchill, oldukça sakin kadına döner ve lafı yapıştırır:
- “Hanımefendi, eğer karım siz olsaydınız, o kahveyi seve seve içerdim.”

2. Sokrates ve eşi bir türlü iyi geçinemezlermiş . Bir gün eşi Sokrates”e verip veriştirmiş, ağzına geleni söylemiş. Bakmış
kocası hiç bir tepki göstermiyor; bir kova suyu alıp başından aşağı boşaltmış. Sokrates, gayet sakin:
- “Bu kadar gök gürültüsünden sonra bir sağanak zaten bekliyordum” demiş.

3. Bernard Shaw ile Churchill hiç geçinemez ve sık sık birbirlerini iğnelermiş. Bernard Shaw, bir oyununun ilk gecesine,
Churchill” i davet etmiş ve davetiyeye de bir pusula iliştirmiş: - “Size iki kişilik davetiye gönderiyorum. Bir dostunuzu alıp
gelebilirsiniz. Tabii dostunuz varsa.” Churchill, hemen cevap göndermiş: - “Maalesef o gece başka bir yere söz verdiğim için oyununuzu
seyretmeye gelemeyeceğim. İkinci gece gelebilirim, tabii oyununuz ikinci gece de oynarsa.”

4. Bir gün Eflatun, talebelerinden birini kumar oynarken yakalamış ve şiddetle azarlamış. Talebesi: - “İyi ama ben çok az bir paraya oynuyordum” diye itiraz edecek olunca Eflatun cevap vermiş: - “Ben seni kaybettiğin para için değil, kaybettiğin zaman için azarlıyorum.”

5. Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yaşayış ve felsefesiyle ünlü filozof Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka hiçbir şeyi
olmayan kibirli bir adamla karşılaşır. İkisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildir. Mağrur zengin, hor gördüğü filozofa:
- “Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem” der. Diyojen, kenara çekilerek gayet sakin şu karşılığı verir:
- “Ben çekilirim.”

6. Meşhur bir filozofa: - “Servet ayaklarınızın altında olduğu halde neden bu kadar fakirsiniz?” diye sorulduğunda:
- “Ona ulaşmak için eğilmek lazım da ondan” demiş.

7. Kulaklarının büyüklüğü ile ünlü Galile” ye hasımlarından biri: - “Efendim” demiş, “Kulaklarınız, bir insan için biraz büyük değil mi?”
Galile: - “Doğru” demiş, “Benim kulaklarım bir insan için biraz büyük ama, seninkiler bir eşek için fazla küçük sayılmaz mi?”

8. Bir toplantıda, bir genç Mehmet Akif” i küçük düşürmek ister:- “Affedersiniz, siz veteriner misiniz?” Mehmet Akif hiç istifini
bozmadan şöyle yanıtlamış: - “Evet, bir yeriniz mi ağrıyordu?”

9. Yavuz Sultan Selim, birçok Osmanlı padişahı gibi sefere çıkacağı yerleri gizli tutarmış. Bir sefer hazırlığında, vezirlerinden biri
ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca, Yavuz ona: - “Sen sır saklamayı bilir misin?” diye sormuş. Vezir:
- “Evet hünkarım, bilirim” dediğinde, Yavuz cevabi yapıştırmış: - “İyi, ben de bilirim.”

10. Bir filozofa sormuşlar: - “Şansa inanır mısınız?” Filozof: - “Evet, yoksa sevmediğim insanların başarılarını neyle
açıklayabilirdim. “

İlk Türk Hemşiresi: Safiye Hüseyin

Yazar : admin on Kasım 11th, 2007 | Kategori Tarih

İlk Türk Hemşiresi: Safiye Hüseyin (Elbi)

Safiye Hüseyin İngiltere’de denizateşeliği hizmetinde bulunan Ahmet Paşa’nın kızıdır. Öğrenimini Avrupa’da yapmıştır. Batı kültürüyle yetişen bu ilk hemşiremiz, saltanat döneminde Almanya ve İsviçre’de düzenlenen milletlerarası kongrelere katıldı. İlk defa ulusumuzu bu alanda temsil etti. Yabancı devletlerden iftihar ve takdir nişanları aldı. Cumhuriyetin ilanından sonra da tüm hayır kurumlarında ve derneklerde üstün bir feragatle çalıştı. hemşirelik mesleğiyle ilgili hayli yazılar yazdı ve konferanslar verdi. Ömrünün son gününe kadar mesleğinin tutkusu içerisinde yaşamını sürdüren ilk hemşiremiz Safiye Hüseyin, 1964 Temmuz’unda 83 yaşında, yetiştirdiği hemşirelerin kucağında gözlerini kapadı. [6]Safiye Elbi Çanakkale Savaşı’ndaÇanakkale Savaşı başladığında Safiye Hüseyin gönüllü hastabakıcı olarak yazılmış; Balkan Muharebelerinde de hastabakıcı olarak görev aldığı için Reşit Paşa Hastane gemisine baş hastabakıcısı olarak verilmişti. Çanakkale Savaşları başladığında birçok vapur hastane gemisine dönüştürülmüştü. Reşit Paşa da bu vapurlardandı. Hastane gemileri Akbaş veya Kilya iskelesinden yaralıları alıp İstanbul hastanelerine, Hilal-i Ahmer ve Vatan hastanelerine yaralı sevk ediyorlardı.Reşit Paşa vapuru, Akbaş İskelesi’nde, gelen yaralılara ilk müdahalelerin yapılması için demirli vaziyette tutuluyordu. Gemiye sürekli yaralı taşınmakta, yüzlerce yaralı Mehmetçik deniz üzerinde günlerce acılar içinde kıvranmaktaydı. Gemi dolunca da bu alınan yaralılar Hilal-i Ahmer hastanelerine taşınmaktaydı. İstanbul’dan dönerken asker ve mühimmat taşıma görevini de üstlenen Reşit Paşa vapuru, bu nedenle yaralı taşıma işlemini yaparken de birçok defa rahatsız edilmişti.Çanakkale Müstahkem Mevki Mayın Grup Komutanı Binbaşı Nazmi Bey, günlüğünde Reşit Paşa vapuru hakkında şöyle diyordu:”27 Nisan 1915Reşit Paşa vapuru İstanbul’dan asker yüklü olarak geldi. Nara Burnu’nda durduğu sırada düşman ateşine maruz kalmış ve yanındaki Üsküdar vapuru beş dakika içinde batmıştır. Bir çarkçı ve iki er şehit olmuştur. Diğerlerinde hamdolsun bir zarar olmamıştır…”[7]Çanakkale Savaşları’nı Safiye Hüseyin şöyle anlatmıştı: [8]“Evet savaşa da iştirak ettim Çanakkale’de uzun müddet kaldım. Çanakkale’de savaş başladığında Alman Salibiahmer (Alman Kızılhaçı) ile bizim Hilal-i Ahmer Cemiyeti birleşmiş, Reşit Paşa vapurunu hastane gemisi yapmıştık. Ben bu geminin hasta bakıcısı olmuştum. Reşit Paşa Çanakkale’ye gidecek, orada yaralıları tedavi edecek, yarası ağır olanları alıp İstanbul’a getirecekti.….Vaziyet tehlikeli dediler… Ne vapuru olursa olsun… İster hastane vapuru ister Kızılay ister Salibiahmer, İngilizler —- tutuyorlar. Ben aldırış etmedim. Zaten umumi harp başladığı zaman ben hastabakıcılık için gönüllü yazılmıştım. Gönüllü olarak gidiyordum… Peşinen şunu söyleyeyim ki hayatımda hiçbir zaman ölümden korkmuş değilim.Reşit Paşa’ya bindik. Çanakkale’ye geldik, Akbaş Mevkii’nde demirledik. Hastaları, yaralıları toplamaya başladık. Ne yaralılar, ne yaralılar. Şu parmakları görüyor musunuz? Ben bu parmaklarımla kaç delikanlının gözlerini bir daha açılmamak üzere kapattım. Kaç delikanlının…”********************”Yaralıkları aldık, dönüyorduk… Birdenbire tepemizde bir uçak belirdi, güverteye çıktık. Süvari müthiş bir haber verdi:- İngiliz uçağı…Mamafih zerre kadar korkmuyorduk. Reşit Paşa gemisinin bir tarafında kızıl bir ay, bir tarafına da kızıl bir salip (haç) vardı. Belli ki hastane vapuru… İçimizden “dünyada bize ateş edemezler” diyorduk. Uçaktan kırmızı bir ışık yükseldi, ve üstümüze dehşetli gürlemeler oldu… Yine bir gün yaralıları aldık dönüyorduk. Etrafımızda müthiş gürlemeler oldu dehşetli gülle yağmurunun altında kaldık. Reşit Paşa ’nın sağına soluna gülleler yağıyordu, o zaman anladık ki bize ateş ediyorlar. Attıkları gülle bize o derece yakın düşüyordu ki tasavvur edemezsiniz.Yaralı gaziler vapurlara taşınırken…Fakat bütün bu tehlikelere rağmen korkmak için vaktimiz olmadı. Çünkü hastalar bizi bekliyorlardı. Ameliyat edecek, yaraları sarılacak yüzlerce hasta vardı. Bunlardan biz kendimiz için korkacak vakit bulamıyorduk.Bundan sonra düşman adet edinmişti. Ne zaman Reşit Paşa vapurunu görseler tepemize İngiliz işaretli bir tayyare dikiliyor, düşman topçusuna bizim bulunduğumuz yeri işaret ediyor. Bundan sonra o dehşetli gülle yağmuru başlıyordu. Her defasında ölüm tehlikesi geçiriyorduk.Hele bir keresinde müthiş bir bombardımana tutulmuştuk. İstanbul’a “Reşit Paşa vapuru battı” diye haberler gitmiş. İstanbul’a döndük ki, herkes vapur batmış zannediyordu. Akrabam matem içinde, İstanbul’a adeta ahretten döner gibi döndüm. Hayatımda işte böyle bir ahretten döner gibi döndüm. Hayatımda işte böyle bir ahretten dönüş faslı vardır.”En tesirli kelime: Su, su…”Bir gün bir İngiliz yaralısı bulduk, gemiye getirdik. Zavallı çiçek gibi bir delikanlıydı. Başından aldığı bir yara ile gözlerini kaybetmişti. Gözlerinin üstüne siyah uzun bir sargı sarmıştık. Ağzına damla damla su akıttık. Yaralıların sayıkladıkları en tesirli kelimelerden biri de budur. Su…Hiçbir ağır yaralının susuz ölmemesine son derce dikkat ederdik. Bir İngiliz yaralısının da ağzına su akıttık. Çok üzgündü, İngilizce mütemadiyen “öleceğim” diyor, arkasından nişanlısının ismini söylüyordu. Ölüm halinde bulunan adama son vazifemi düşündüm… Ve onun düşman askeri olduğunu bir an için aklıma getirmeyerek kendisini İngilizce, kendi ana dili ile teselli ettim:- Katiyen ölmeyeceksin, yaşayacaksın… Bütün bu korkulu günler geçecek. İyi olup memleketine gideceksin, nişanlına kavuşacaksın…Bu İngilizce teselli onun öyle hoşuna gitti ki, bir müddet sonra yüzünde müsterih, hatta memnun çizgiler peydahlandı ve öldü…Biz öleceğini bildiğimiz bütün umutsuz hastaları böyle teselli ederdik.Ölmeyeceksin daha çok yaşayacaksın diye diye kendilerini bazen buna inandırırdık. Adeta yaşayacaklarına inanmış oldukları halde ölürlerdi.Gördüğüm en müthiş yaralılar gözlerini kaybedenler. Bunların halleri pek feci oluyor. İçin için eriyorlar… Günden güne sönüyorlar.Gözlerinin yarası iyi olmak ihtimali bile olsa kendilerini kurtulamıyorlar… Ölüyorlar. Gözlerini kaybedenlerin hali kadar feci bir şey yoktur.Biz bu Reşit Paşa hastane gemisinin ne kahırlarını çektik. Bazen haftalarca savaş boylarında kalıyorduk. Hele bir keresinde aç kaldık, bite boğulduk. Kömürümüz bitti. Soğukta kaldık.”Son sözleri: Anne !!! “Yüzlerce yaralının önümde öldüğünü gördüm hemen hemen hepsi de aynı kelimeyi, bu sözü sayıklayarak, “Anne ” diyerek öldüler.Vapurda muhtelif milletlere mensup yaralılar vardı. Almanlar, Avustralyalılar, cepheden topladığımız İngiliz yaralılar ve bizim yaralılarımız… Hepsi kendi dilleri ile ekseriya tek bir kelime sayıklardı,— Anne !…”Bir hastabakıcı arkadaşım… “Bir Alman doktor vardı. Genç karısı Avusturyalı iyi bir hastabakıcı kadın. Bir gün Reşit Paşa vapurunun üstüne gülle yağmuru yağarken:— Beni deniz tutuyor, dedi. Hastanede çalışmak istiyorum.Kendisini cepheden biraz gerideki hastaneye tayin ettirdi. Bu küçük bir cephe hastaneydi. Bir müddet sonra haber aldık ki, hastane büyük bir uçak bombardımanına tutulmuş, tahrip edilmişti. Arkadaşım bombaların altında can vermişti. Bizden de 8 şehit vardı.İşte bu benim en acı hatırlarımdan biridir. Bu hastaneye ben de gitmek istemiştim. Hatta gönderiyorlardı da… Gitseydim muhakkak ki bugün bulunamayacaktım.”Bekir Çavuş: Kumandanım emrinizi yapamadım!… “Reşit Paşa vapuruna bir gün Bekir Çavuş isminde bir ağır yaralı getirdik. Onun cephenin ön saflarında bulmuştuk. Bir ayağı kangren olmuştu. Hemen Reşit Paşa vapurunda ameliyat masasına yatırdık.Ayağını kestik. Bir tek ayağı ile kalmıştı ama vaziyeti çok tehlikeli idi. Kangren çok ilerlemişti. Aynı zamanda pek fazla kan kaybetmişti. Adeta ölmesini bekliyorduk.O gece sabaha karşı kamaramın kapısı hızlı hızlı vuruldu. Kalktım dışarıda bir ses:Çanakkale Menzil Hastanesi’ndeki Türk yarılaları…— Başhemşire… Başhemşire… diye bağırıyordu….Hemen giyinip fırladım, genç bir Alman hastabakıcısı:— Hani ayağını kestiğimiz yaralı yok mu?— Bekir Çavuş mu?— Evet.— Ne oldu peki?— Kendisine bir hal geldi hemşire, tek bacağıyla ayağa kalktı. Odanın içinde dolaşmak istiyor.Hemen koştum. Bekir Çavuş yaralarından kanlar aka aka ayağa kalkmıştı. Yanına koştum. Bileğinden tuttum, müthiş ateşi vardı.— Aman Bekir Çavuş dedim, Ne yapıyorsun? Bu hal ile ayağa kalkılır mı?Bekir Çavuş kendini kaybetmiş bir halde idi.— Aman dedi, Ne diyorsun? Emir geldi, emri yerine getirmek lazım.. Tabii kalkacağım.Ve sabaha karşı Bekir Çavuş kollarımız arasında dünyaya gözlerini büsbütün kapadı. Bu adamcağız son dakikasına kadar kumandanın emrini, kendisine verilen vatan vazifesini yapmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Son dakikasında bile ne annesini ne sevdiğini düşünüyordu.Kansız beyaz dudaklarından çıkan en son cümle:— Emri yapamadım, oldu.Fakat ben ona kani idim ki Bekir Çavuş vazifesini son derece yapmıştı.”Safiye Hüseyin Anafartalar’da… “… Maydos’a (Eceabat) gittim. Sonra Anafartalar’a doğru ilerledik. Tepemize iki düşman tayyaresi peydahlandı. Bize adım attırmıyorlar, mütemadiyen bombaları yağdırıyorlardı. Üç saat yürümüş, fena halde yorulmuştuk.Ölüm muhakkaktı. Tayyareler adamakıllı alçalıp bizi bombardıman etmeye başlayınca gözümün iliştiği bir sıçan deliğine girdik. Üzerimizde epey dolaştıktan sonra gittiler. Biz de karargâha geldik. Tepeden düşman donanması çanak gibi görünüyor. O zaman geçirdiğim bütün tehlikeleri unuttum. Bir kadın için işte bu görülebilmesine ihtimal olmayan bir manzara idi…”

Padişahların ölüm nedenleri

Yazar : admin on Kasım 11th, 2007 | Kategori Tarih

Padişahların ölüm nedenleri

Osmanlı padişahlarının ölüm nedenleri… 36 Osmanlı padişahının 27’si çeşitli hastalıklar sonucu vefat ederken, 1′i savaş meydanında şehit olmuş, 4′ü öldürülmüş, 1′i zehirle intihar etmiş, 1′i zehirlenmiştir. 2 padişahın ecelleriyle mi öldüğü, yoksa öldürüldükleri mi hâlâ tartışmalıdır. ———————————————————- Padişahların ölüm sebeplerinin başında beyin kanaması gelmektedir. 6 Osmanlı padişahı beyin kanamasından vefat etmiştir. Kanser ve verem ikinci sıradadır. Osmanlı padişahlarının ikisi prostat, biri de mide kanseri olmak üzere dördü kanserden ölmüştür. Dört padişah veremden ölürken bunların üçü baba, oğul ve torun olmaları dikkat çekicidir: Sultan İkinci Mahmud, Sultan Abdülmecid ve İkinci Abdülhamid. Kalp hastalıkları da padişahların ölüm sebepleri arasında önemli bir yer tutar. İki padişah kalp yetmezliğinden, iki padişah da kalp krizinden ölmüşlerdir. Osmanlı padişahlarının ölümünde şeker hastalığının vücutta yıllarca süren tahribatı da önemli bir rol oynamış, üç Osmanlı padişahı şeker hastalığının neticesinde vefat etmişlerdir. Bunlar, Üçüncü Ahmed, Beşinci Murad ve Beşinci Mehmed Reşad’dır. Birer padişahın ölümüne sebep olan rahatsızlıklar ise zatürree, siroz, iç kanama, böbrek yetmezliği, sara ve felçtir. Savaş meydanlarında şehid olan tek Osmanlı padişahı Birinci Murad’dır. Timur’un eline esir düşen Yıldırım Bayezid zehir içerek intihar ederken, İkinci Bayezid zehirlenmiş, İkinci Osman, Sultan İbrahim, Üçüncü Selim ve Dördüncü Mustafa isyanlar ve taht kavgaları yüzünden öldürülmüşlerdir. Osmanlı padişahlarının sağlığıyla bir hekimbaşının başkanlığında saraya bağlı “Hassa Hekimleri” teşkilatı ilgilenirdi. Hekimbaşıların görevde kalmaları hükümdarların sağlığıyla yakından ilgiliydi. Padişah herhangi bir hastalıktan vefat ederse hekimbaşı görevinden alınırdı. Osmanlılar’da sağlık ve hekimlerle ilgili geniş bilgi Biofarma tarafından Coşkun Yılmaz ve Necdet Yılmaz’ın editörlüğünde çıkan Osmanlılar’da Sağlık isimli iki ciltlik kitapta bulunabilir. NASIL ÖLDÜLER? Osmanlı padişahlarının ölüm sebepleri hakkında tarihçilerin doktorlarla işbirliği yapmaları sonucunda çeşitli araştırmalar yapıldı. Ekrem, Uykucu’nun “Osmanlı Padişahları Nasıl Öldüler Nasıl Öldürüldüler” ile Zeynep Dramalı’nın “Tarihi Tersten Okumak” isimli kitapları ve Bedi Şehsuvaroğlu’nun “V. Türk Ta?rih Kongresi”deki tebliği padişah ölümlerinin sebeplerini anlatır. OSMAN GAZİ: Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu olan Osman Gazi 1326′da kalp yetmezliğinden öldü. ORHAN GAZİ: 82 yaşındayken felç yüzünden 1362′de öldü. ÇELEBİ MEHMED: 1421′de yüksek tansiyon yüzünden beyin kanaması geçirdi ve kısa bir süre sonra öldü. İKİNCİ MURAD: Şiddetli bir baş ağrısı sebebiyle yatağa düştü ve üç gün sonra 3 Şubat 1451′de öldü. Ölüm sebebi beyin kanaması veya beyindeki bir timördür. YAVUZ SULTAN SELİM: 21 Eylül’ü 1520′yi 22 Eylül’e bağlayan gece kanserden vefat etti. KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN: 1566′da Sigetvar kuşatmasının son günü 6/7 Eylül gecesi beyin kanamasından öldü. İKİNCİ SELİM: Bir hamam alemi sırasında cariyeleri kovalarken düşüp, yaralandı. 1574′te göğüs boşluğunda meydana gelen kanama yüzünden öldü. ÜÇÜNCÜ MURAD: 17 Ocak 1595′te prostat kanserinden öldü. ÜÇÜNCÜ MEHMED: Bir gün saraya dönerken yolda karşılaştığı bir meczub, “56 gün sonra gelecek kazadan kurtulamazsın. Gafil olma padişahım” demişti. Bu olay Üçüncü Mehmed’i derinden etkiledi. Padişah yemeden, içmeden kesildi ve 22 Aralık 1603′te kalp krizi geçirerek öldü. BİRİNCİ AHMED: Çok gençken, 22 Kasım 1617′de 28 yaşında mide kanserinden öldü. BİRİNCİ MUSTAFA: Osmanlı tarihinde tek “Deli” padişahı olan Sultan Mustafa 1623′te tahttan indirildikten sonra 20 Ocak 1639′da bir sara nöbeti sırasında öldü. DÖRDÜNCÜ MURAD: Osmanlı İmparatorluğu’nu eski parlak günlerine döndüren Dördüncü Murad, gençlik döneminde çektiği sıkıntılar ve çevresinin de etkisiyle aşırı derece de içkiye düşkündü. 8 Şubat 1640 gecesi sirozdan öldü. DÖRDÜNCÜ MEHMED: 1687′de tahttan indirildikten sonra dört yıl sonra 4 yıl hapis hayata yaşadı. Yakalandığı zatürrenin ilerlemesi sonucu 6 Ocak 1693′te öldü. İKİNCİ SÜLEYMAN: 40 yıl sarayda hapis hayatı yaşadıktan sonra 1691′de tahta çıktı. Viyana bozgun yıllarında sıkıntılı geçen dört yıllık bir padişahlığın ardından 6 Şubat 1695′te böbrek yetmezliğinden öldü. İKİNCİ AHMED: 6 Şubat 1695 yılında kalp yetmezliğinden veya ödemden öldü. İKİNCİ MUSTAFA: 1703′te bir isyan sonucu tahttan indirildi Bu olayın üzüntüsünü üzerinden atamadan 29 Aralık 1703′te prostat kanserinden öldü. ÜÇÜNCÜ AHMED: Eğlenceleriyle meşhur Lale Dönemi’nin padişahı olan Üçüncü Ahmed, 1730′da Patrona isyanı sonucu tahttan indirildi. Yıllarca Topkapı Sarayı’nda hapis hayatı yaşadıktan sonra, şeker hastalığının vücudunda meydana getirdiği tahribatın sonucunda 24 Haziran 1736′da öldü. BİRİNCİ MAHMUD: 21 yıl padişahlık yaptıktan sonra, 13 Aralık 1754′te bir Cuma namazı dönüşünde saraya dönerken attan düşüp, beyin kanaması geçirip öldü. ÜÇÜNCÜ OSMAN: Üç yıllık hükümdarlığını sonunda 1757′de veremden veya mide kanserinden 30 Ekim 1757′de öldü. ÜÇÜNCÜ MUSTAFA: Yüksek tansiyon hastası olan padişah 21 Ocak 1774′te beyin kanamasından öldü. BİRİNCİ ABDÜLHAMİD: 1787-1791 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Anapa Kalesi’nin Rusların eline geçtiği haberi üzerine beyin kanaması geçirdi ve bir süre sonra 7 Nisan 1789′da öldü. İKİNCİ MAHMUD: Osmanlı modernleşmesinin başlatıcısı olan İkinci Mahmud aşırı derecede içki içerdi. 28 Haziran 1839′da veremden öldü. ABDÜLMECİD: Tanzimat dönemini başlatan sultan 25 Haziran 1861′de babası İkinci Mahmud gibi veremden öldü. BEŞİNCİ MURAD: Tahtta en kısa süre duran Osmanlı padişahıdır. Müzmin şeker hastası idi. Bu hastalığın vücudunda meydana getirdiği tahribatın neticesinde 29 Ağustos 1904′de öldü. İKİNCİ ABDÜLHAMİD: “Kızıl Sultan mı, Ulu Hakan mı” diye Osmanlı tarihinin en çok tartışılan padişahı olan İkinci Abdülhamid, 10 Şubat 1918′de Beylerbeyi Sarayı’nda 76 yaşındayken yakalandığı zatürrenin ilerlemesi sonucu veremden öldü. BEŞİNCİ MEHMED REŞAD: Müzmin şeker hastası idi Şekerin vücudunda yaptığı tahribat sonucunda 3 temmuz 1918′de öldü. ALTINCI MEHMED VAHİDEDDİN: Son Osmanlı padişahı olan Vahdettin San- Remo’da 16 MAYIS 1926′da kalp krizinden öldü. ÖLDÜRÜLEN PADİŞAHLAR Osmanlı tarihinde bir isyan sonucu öldürülen ilk padişah İkinci Osman’dır. İkinci Osman, çevresindekilerin yanlış yönlendirmesi ve kendisinin de gençliğinin verdiği tecrübesizlikle askerin isyanına sebep oldu. Sadrazam Davud Paşa ve yanındakiler Yedikule’de genç padişahı bir kementle ya?kalayıp, boğdular. Osmanlı tarihinde ilk defa bir padişah idare ettiği insanlar tarafından öldürülüyordu. Mayıs Öldürülen bir diğer Osmanlı padişahı Sultan İbrahim’dir. Sultan İbrahim, 7 Ağustos 1648′de tahttan indirilip, yerine küçük yaştaki oğlu Mehmed geçirilmişti. Ancak tahttan indirilen padişah kapatıldığı yerde on gün kalabildi. Feryatları bütün saray halkını etkiliyordu. Sultan İbrahim’i yeniden tahtta çıkarmak isteyenlerin sayısı artınca, Kösem Sultan ve devlet ileri gelenleri sultanı 18 Ağustos 1648′de boğdurttular. Osmanlı tarihinde adı yeniliklerle anılan Sultan Üçüncü Selim, Kabakçı İsyanı’yla Mayıs 1807′de tahttan indirilip, yerine Dördüncü Mustafa geçirilmişti. Sarayda hapsedilen padişahı tekrar tahta çıkarmak için Nizâm-ı Cedit taraftarları Rusçuk’ta örgütlendiler. Alemdâr Mustafa Paşa, bir orduyla İstanbul’a gelerek, Sultan Selim’i tekrar tahta çıkarmaya teşebbüs etti. Ancak tedbirli davranmadığı için Dördüncü Mustafa taraftarları 28 temmuz 1808′de Üçüncü Selim’i öldürdüler. Üçüncü Selim’i öldürten Dördüncü Mustafa da aynı akıbete uğradı. Askerlerin Dördüncü Mustafa’yı tekrar tahta çıkarmaya teşebbüs etmesi üzerine tahtını emniyete almak isteyen İkinci Mahmud onu 17 Kasım 1808′de boğdurttu. NASIL ÖLDÜKLERİ HÂLÂ TARTIŞILIYOR Osmanlı tarihinin en gizemli ölümü Fatih Sultan Mehmed’inkidir. Fatih Sultan Mehmed, Mayıs 1481′de Mısır Memlük devleti üzerine sefere çıktı. Gebze yakınlarında hastalanınca baş?hekimi Lari müdahale etti, ancak sultanı tedavi edemeyince eski başhekim Yakup Paşa, sultanı iyileştirmekle görevlendirildi. Yakup Paşa, bazı ilaçlar vererek padişahın sancısını azaltmak istedi fakat ilaçların bir faydası olmadı. Fatih kısa bir komadan sonra 31 Mayıs 1481′de Gebze’de Hünkâr Çayırı (Tekfur Çayırı)’nda öldü. Fatih dönemi uzmanı Franz Babinger, sultanın zehirlenerek öldürüldüğünü iddia eti. Bu görüş ilim çevrelerinde günümüze kadar süren tartışmalara sebep oldu. Şehabedin Tekindağ ve başka bilim adamları da sultanın ölümünün eceliyle olduğu, zehirlenmediğini savundular. Bütün araştırmalara rağmen Fatih’in ölümündeki çözülemedi. İNTİHAR MI ETTİ? ÖLDÜRÜLDÜ MÜ? 1861 ile 1876 yılları arasında Osmanlı tahtında bulunan Sultan Abdülaziz de Fatih’ten sonra ölümü en fazla tartışılan padişahtır. Tahttan indirildikten birkaç gün sonra 4 Haziran 1876′da Feriye Sarayı’nda bilekleri kesilmiş bir halde bulunan padişahın tahtan indirilmenin üzüntüsü ile intihar ettiği söylenir. Ancak öldürülmüş olma ihtimali daha kuvvetlidir. ZEHİR VE ÖLÜM En büyük Osmanlı komutanlarından olan Yıldırım Bayezid 1402′de Ankara Muharebesi’nde Timur’a esir düşmüştü. İçine düştüğü durumu hazmedemeyen padişah, yüzüğündeki zehiri içerek 8 Mart 1403′te Akşehir’de intihar etti. Zehirle ölen bir diğer Osmanlı padişahı da aynı ismi taşır. Fatih’in oğlu İkinci Bayezid, Nisan 1512′de askerin isyanı sonucunda oğlu Yavuz Sultan Selim lehine tahttan çekildikten sonra ömrünün kalanının geçireceği Dimetoka’ya doğru yola çıktı, ancak buraya varamadan 21 Mayıs 1512′de yolda öldü. Muhtemelen Yavuz, ileride bir taht kavgasını çıkmasını önlemek için babasını zehirletmişti. ŞEHİD SULTAN Birinci Murad harp sahrasında şehit olan tek Osmanlı padişahıdır. 15 Haziran 1389′da Sırplar’ın büyük bir bozguna uğradığı Birinci Kosova Savaşı’nın sonunda, Sırp Kralı Lazar’ın damadı Miloş Obroneviç padişahın huzuruna çıktığı sırada, göğsünde sakladığı hançeri Birinci Murad’a saplayarak sultanı şehid etti.

eXTReMe Tracker
| Site Map